20 Mayıs 2009 Çarşamba

SЕVGİ, ZЕNGİNLİK VЕ BАŞАRI

Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra on­ları, tüm içtenliğiyle evine davet etti:
- Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de ke­sinlikle acıkmış olmalısınız. Lütfen içeri ge­lin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım.
Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup ol­ma­dığını sordu. Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu an­da evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı:
- Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz, dedi.
Akşam eşi geldiğinde kadın, karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek iste­mediler, dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğ­re­nince, kadının eşi çok üzüldü. Bir bakıversene dışarı, Hаlа oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve. Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki üç yaşlının yanlarına gitti:
- Eşim geldi, şimdi evde" dedi ve onlara dave­tini yineledi:
- Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi da­vet edebilir miyim evimize? Kadının davetine, yaş­lılardan biri yanıt verdi:
- Biz, hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi. Kısa bir duraksamadan son­ra, bir açıklama yaptı: Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zengin­lik’­tir. Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Ba­şa­rı, benim adım ise Sevgi’dir. Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sev­gi, kadına ilginçbir öneride bulundu: Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa ve­rip, bir karara varın. İçimizden yalnızca biri­mi­zi davet edebilirsiniz. Hangimizi davet et­mek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin" dedi.
Kadın, Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında adam, sevinçten göklere fırladı.
- Aman ne güzel, ne güzel". Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik'i davet ederiz ve evimiz de bir anda Zenginlik'e kavuşmuş olur.
Eşi­nin kararı, kadının hiçde hoşuna gitmedi. Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşma­sına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak mi­safiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi öne­risini söyledi:
- En doğru karar, Sevgi'yi davet etmek değil midir? Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi'ye kavuşacak. Gelinin bu önerisi, kayınpede­rinin de, kayınvalidesinin de çok hoşlarına gitti.
- Tamam, en doğru karar bu olacak, Sev­­­gi'yi davet edelim dediler... Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu:
- İçinizde hanginiz Sevgi'ydi? Onu davet et­me­ye karar verdik. Lütfen buyursun, dedi. Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı. Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin ar­ka­sın­dan, onlar da eve doğru yürüdüler. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zen­ginlik'le Başarı'ya sordu:
- Siz niçin geliyorsunuz? Ben yalnızca Sevgi'yi davet etmiştim. Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler:
- Eğer içimizden yalnızca Zenginlik'i ya da Ba­şarı'yı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen iki­­miz dışarıda bekleyecektik. Fakat siz Sevgi'yi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize. Ka­dı­nın sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
- Çünkü Sevgi'nin olduğu her yerde, biz Zen­gin­lik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz.

17 Mayıs 2009 Pazar

ÖZLÜ SÖZLER

  • Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet.
  • Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri vardır. Aptal konuşur, çünkü kendisinin bir şeyler söylemek zorunda olduğunu sanır.
  • İnsanların ne kadar kötü olduğunu görmek beni hiç şaşırtmıyor, fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce hayretler içinde kalıyorum.
  • İnsanlar başkalarının kusurlarını görmek hususunda keskin gözlere sahip kartallara benzerler. Kendi kusurlarını görmekte ise başını kuma gömen deve kuşuna.
  • İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar. Ne üzerlerinde barınan kuşların, ne gölgelerinde yatan insanların vе ne de verdikleri yemişlerin hesabini tutarlar.
  • İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar.
  • Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur. İki kez aldatırsa suç sizindir.
İLАN-İ АŞK

Genç bir delikanlı saatlerdir genç kızın peşinden geliyordu. Genç kız dayanamayıp arkasını dön­dü:
- Neden saatlerdir beni takip ediyorsunuz?
- Sizi seviyorum, hem de canımdan çok seviyorum!
- Bak benim arkamdan ablam geliyor, o benden daha güzel, benden iş çıkmaz sen ona git... Delikanlı arkasını dönüp bakınca çok çirkin bir kı­zın geldiğini görüp sinirlendi ve genç kıza döndü:
- Neden bana yalan söylediniz?
- Asıl siz bana neden yalan söylediniz? Eğer be­ni gerçekten seviyor olsaydınız dönüp arkanıza bakmazdınız, çünkü gözünüz benden baş­ka­sını gör­mezdi.
ÇOCUKLAR VE BABALAR

6 Yaşında: Babam her şeyi biliyor.
15 Yaşında: Ben de babam kadar biliyorum.
20 Yaşında: Babam hiçbir şey bilmiyor..."
30 Yaşında: Babam o da bazı şeyler biliyor.
40 Yaşında: Babamın fikrini sorsam fena ol­mayacak.
60 Yaşında: Babam, çok şey biliyormuş. Ah, keşke hayatta olsaydı da babama danışabilseydim.
GÜLÜNÜZÜ YОLUN BАŞINDА İKЕN SЕÇİN
Vaktiyle, görkemli malikanede yaşayan, yaş­lı, çok zengin bir adam varmış.
Malikane, gözalıcı gü­zellikte güllerin yetiştiği bir bahçenin içinde yer alı­yormuş. Bu yaşlı zenginin evine, her hafta belli bir gün, orta yaşlı, tatlı dilli bir kadın gelir ve yep­­yeni, birbirinden güzel, pahalı el işi ürünlerini önce adama, sonra çalışanlarına sunarmış...
Bir gün yine malikaneye gelmiş kadın. Bekleme salonuna almışlar onu. Yaşlı, zen­gin ev sahibi biraz gecikince sıkılmış kadın ve duvarlarda asılı fotoğrafları incelemeye koyulmuş. Adam gelince,
- Beyim, gençlik foto­ğraf­la­rı­nı­­­­za bakarken düşündüm de, çok ama çok yakışıklıy­mışsınız. Mal mülk para desen, malum. Eee, pek de iyi de bir adamsın tanıdığım kadarıyla, o zaman niye hiç ev­lenip aile kurmadın be beyim?" dеmiş.Adam gülümsemiş ve;
- Madem garibine gitti, an­­latayım. Ama önce gül bahçesine çık ve ba­h­­­çemin en güzel ama en güzel gülünü ge­tir," de­miş. Ama kapıya giderken seç, eve geri dönerken de­ğil!.. Kadın şaşırarak peki demiş ve çıkmış bah­çe­ye...
O büyüleyici güllerin arasında ilerlerken bir tür­lü karar veremiyormuş. Şu güzel, bu güzel, yok yok belki ileride daha güzeli vardır diye... Fakat bir bakmış ki bahçe kapısına gelmiş ve duvar dibinde göl­gede kalmış birkaç çelimsiz gülden başka gül yok?!
Ne yapsın, dönerken seçemeyeceği için ve o gül­ler de güzel olmadığı için eli boş dönmüş. Adam
- Hani en güzel gül? diye sorunca, anlatmış durumu... Yaşlı zengin demiş ki:
- Anladın mı şimdi benim tüm hayatım boyunca niye evlenemediğimi? Do­yu­m­suz olmasaydın, daha güzeli, daha iyisi, bu­nun rengi, bunun dikeni diye ve sarılsaydın dört el­le sevdiğini, beğendiğini hissettiğin o güzelim gül­lerden birine, ellerin bomboş olmazdı benim gibi yo­lun sonuna geldiğinde...

15 Mayıs 2009 Cuma

MUCİZЕNİN FİYАТI

Küçük kardeşi hakkında, anne ve baba­sı­nın ko­nuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. Babası­nın, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duy­muştu: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabılır."
Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü. Kumbarasını gizlediği yerden çıkartdı, için­deki paraları yavaşça yere dökerek saymaya baş­la­dı. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çı­kıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacı:
- Ne istiyorsun söyle bakalım, dedi, Sally:
- Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum. Eczacı Sallye’ye bakarak, Anlayamadım, dedi.
- Babam onu ancak bir mucize kurtarabilir dedi, bir mucize kaç paradır, bayım? Eczacı Sally’ye sevgi ve acımayla baktı bu kez:
- Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmı­yoruz, sana yardımcı olamayacağım.
- Sally o kadar ko­lay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içi­ne bakarak:
- Karşılığını ödemek için param var benim, ba­na yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli, dedi. Bu ara­da Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally’ye dönerek:
- Ne tür bir mucize gerekiyor kar­deşin için küçük hanım? diye sordu.
- Bilmiyorum. dedi Sally. Sonra gözlerinden a­şa­ğı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti:
- Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat ol­­mazsa kurtulamayacağını söyledi. Ailemin de ame­liyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama ba­bam onu ancak bir mucize kurtarabilir, deyince ben de paramı alıp buraya geldim.
- Ne kadar paran var? diye sordu iyi giyimli a­dam.
- Bir dolar ve onbir sent, dün­ya­da­­ki bütün param bu! dedi Sally.
- Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bir para" dedi, iyi giyimli adam. Bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally’ nin elini tutarak:
- Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen? di­ye sordu. Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum. dedi.
İyi giyimli adam Dr.Carlton Armstrong’du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek ta­nınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne "Hаlа inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu ma­­liyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça ma­lolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!..


GЕRÇЕK SЕVGİ

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine:
"Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" diye.
Bakın göstereyim demiş, ermiş.
-Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Der­ken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları de­ni­len bir metre boyunda kaşıklar.
-Ermiş, bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz, diye bir de şart koymuş. Peki demişler ve iç­meye teşebbüs etmiş­ler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir tür­lü döküp saçmadan götü­re­mi­yorlar ağızlarına. En so­nunda bakmışlar bece­re­mıyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine ermiş, sevgiyi ger­çekten bilenleri çağıralım yemeğe, demiş.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş o­tu­r­­muş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükre­de­rek kalkmışlar sofra­dan. İşte demiş ermiş, “kim ki ger­çek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı dü­şünürse, o aç kalacaktır, kim kardeşini dü­şü­nür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır.
Şüphesiz şunu da unutmayın, gerçek pa­za­rın­da alan değil, veren kazançtadır daima.”

NЕ GÖRDÜĞÜNÜZ ÖNEMLİ...

Thelma Thompson anlatıyor:
Harp sırasında kocam New Mexıco'dakı Mojave çölüne gönderilmişti.
O, çölde tatbikata katılırken ya­­nında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık ya­nıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve ya­nın­da olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unut­muş, can derdine düşmüştüm.
Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden kimseyle konuşamıyordum.
Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, bir taraftan da yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti.
Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yaz­dım. Gelin beni buradan alın, dedim. Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim.
Ba­bamı beklerken cevabı geldi. Sadece iki satır yaz­mıştı:
İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, di­ğeri yıldızları. Bu iki sa­tı­rı okuyunca utancımdan kıp­­kırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Hal­buki yıldızlar da vardı.
Derhal yer­lilerle dost ol­dum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hay­ranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye ya­naş­madıkları kiymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kak­tüsleri, vukka ve erguvan a­ğaçlarını in­celedim. Kır köpeklerini tanı­dım. Çöl gu­rubunu sey­rettim. Çöl, yüz­lerce yıl önce deniz dibi ol­duğundan kumun için­de deniz hayvanlarının ka­buklarını ara­dım.
Ne de­ğiş­mişti de dün nef­ret etti­ğim çöle bugün bağlanmış­tım. Çöl mü de­ğişmişti?
Hayır. O yine ka­vuru­yor­du. Yerliler mi değişmişti? Ha­yır. Onlar, yine İn­gi­lizce bilmiyorlar­dı. Sadece ben değişmiştim.
Pen­­cereden kafamı uza­tmış ve yıl­dızları görmüş­tüm.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

AVRUPA BİRLİĞİ UĞRUNA... EFE'NİN HİKAYESİ




Hikaye bu ya; Vaktiyle Ege`nin bir yöresinde tüm çevreyi titreten, astığı astık, kestiği kestik bir efe varmış. Boylu, poslu ve çok da yakışıklıymış ama hiçbir kıza gönül vermediği gibi kızlara bağlanırım diye mümkün mertebe soygunlar dışında köylerden de uzak durmaya çalışıyormuş.
Gel zaman git zaman, bizim efe şeytana uymuş ve gece şehre yalnız inmiş. Şehrin ileri gelen zenginlerinden bir Rum, efe`yi korkudan evinde ağırlamış... Zengin Rum`un güzel ve işveli kızını gören bizim efe de kıza deli gibi tutulmuş.
Sabah dağa dönen efenin günleri, artık hep kızı hayal etmekle geçiyormuş. Adamları ile eskisi kadar ilgilenmediği gibi artık soygunlara da pek iştahlı katılmaz olmuş. Dağda otoritesinin azalacağından korkan efe, kızı babasından istemeye karar vermiş. Öyle ya; Kızın babası zengin... Evlenip şehre yerleşirse hayatı da kurtulacak ve dağda ihtiyarlamak zorunda kalmayacak.
Kızı babasından ister ama kız, ailenin tek kızıdır ve babasının şartları vardır. Kızın babası İlk şartım; Madem benim damadım olacaksın. O zaman bizim gibi kültürlü, medeni olmalısın. Önce bıyıklarını keseceksin ve dağda bir ay öyle Efelik yapacaksın. Sonra diğer iki şartımı da yerine getirirsen kız senin!" diye şart koşar. Bizim efe celallenir "Bıyıksız efe mi olur lan?!" diye bağırır, kızar ama adam Nuh der peygamber demez. Kaçıracak ama kız da babasının sözünden çıkmamaktadır. Efe ne yapsın? Tek çare babayı memnun etmekten geçiyor.
Güç de olsa bıyıkları keser. Ama bu kez dağda otoritesi sarsılmaya başlar.. Adamları "Efem bu ne iştir?" derler. Efe de bir kıza tutulduğunu ama babasının bu şartı öne sürdüğünü söylese de adamları inanmazlar.
Bir ay sonra kızın babasına gider ve ilk şartı yerine getirdiğini söyler.
Kızın babası, ikinci şart olarak bu kez; "Senin niyetinin ciddi olduğunu anladım. Benim kızım için çeyiz dizmek gerek. Dağdaki tüm altınlarını bana getireceksin. Nasıl olsa kızımı aldığında benim mallarımın tamamı senin olacak." Efe çaresiz dağa çıkar, adamlarının hisselerine düşen altınları da borç olarak alır. Sözünde duracağının nişanesi olarak da tüfeğini arkadaşlarına verir, tabancası ile şehre gelir. Kızın babasına paranın tamamını verir. Kızın babası da "Nikah yapılmadan evimde oturamazsın. Söz yüzüğü takma törenine kadar benim bahçıvanım Yorgo ile kulübesinde kalırsınız." diyerek efe'yi Yorgo'nun kulübesine gönderir. Yorgo da çam yarması gibi bir heriftir ama efe'den çekinir. Yorgo ile efe bir müddet aynı kulübede yaşarlar.
Aradan bir süre geçtikten sonra efe kızın babasının karşısına dikilerek; Söz takma töreninin hala niye yapılmadığını sorar. Kızın babası da "Yarın bir ziyafet veriyorum. Şehrin tüm ileri gelenleri katılacaklar. Sen de o toplantıya katılacaksın ve herkesin önünde benden kızımı istersin. Ben de herkesin şahitliğinde kızı sana veririm. Kimse bana kızını korkudan verdi demez." der ve efe de kabullenir ama arkadan üçüncü şart gelir; "Sen dağda yaşamaktan insan içine pek çıkmamışsın. Böyle kaba konuşma ve yürüme ile olmaz. Benim kız sana yürümeyi ve kibar konuşmayı öğretsin de; bizi törende mahcup etme!" der.
Efe için son şart çok ağır gelmiştir ama kızı almak için tek yol bu kalmıştır. Kızdan vazgeçse dahi, artık dağa da çıkamayacaktır. Dağdakiler, alacaklarını isteyeceklerdir. Çaresiz, son şartı da kabul eder ve ne kadar ağır gelse de kızdan yürüme, kibar konuşma derslerini alır..
Akşam konakta büyük bir ziyafet vardır.. Şehrin tüm ileri gelenleri ile efenin dağdan gelen arkadaşları toplanmışlardır. Bizim efe de şehirliler gibi giyinir ama görünüşü, duruşu, konuşması itibariyle artık eski efe değildir. Yemekte herkes gözlerine inanamamaktadır. Efe yemek esnasında, Kırıtarak yürür kızın babasının önüne gelir ve "Ben efe ...... olarak, herkesin şahitliğinde kızınıza talibim" der.
Kızın babası ise; "BENİM İBNE'YE VERİLECEK KIZIM YOK!" diye kestirip atar.

AB yolunda...
  • "Terörle mücadele yasasını değiştirin" dediler. Yasayı değiştirdik, terörle mücadele edemez hale geldik. Artık teröristler, İstanbul'da, Mersin'de, İzmir'de kısacası her yerde yürüyüş yapar hale geldiler. (Şu anda, ABD de veya AB de El kaide yandaşları Usame Bin Ladin resimleri ile gösteri yürüyüşü yapabilir mi?) Oysa biz, hala da şehitler veriyoruz.

  • "48 saatlik gözaltı süreniz uzun kısaltın" dediler. 24 saate düşürdük. Kendileri ise Londra Metro saldırılarından sonra 28 güne çıkardılar.

  • ''İfade özgürlüğünü genişletin" dediler. Atalarımıza sövenleri yargılayamazken, Kendileri Ermeni soykırımı olmamıştır diyenleri yargılayabiliyorlar.
  • ''Dil özgürlüğünü genişletin" dediler. Genişlettik, Kürtçe, Zazaca kursları açtık. Kendileri (Hollanda) sokakta başka dillerin konuşulmasını yasaklamaya çalışıyorlar.

  • "Her türlü şartı yerine getirseniz dahi, sizin ülkeniz ve nüfusunuz çok büyük olduğundan son kararda AB nin hazmetme kapasitesine göre sizi alıp almayacağımıza karar vereceğiz" diyorlar. Yaptıkları çalışmalara göre, Türkiye AB'nin tahmini müzakere süreci sonunda küçülmüş iki Devlet veya Federasyon olacaktır. Artık hangisini hazmedebilirlerse onu alırlar.
Peki bu kadar verdiğimiz sivil-asker şehitlerimiz mi? diye sormayın nasıl olsa onlar Türk(!).
  • "Güney Kıbrıs Rum Kesimi için; Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyın, yoksa giremezsiniz!" diyorlar. Bizimkiler yakında tanıyacaktırlar. Daha doğrusu tanımak zorundadırlar. Tanıdığımızda ise; KKTC'den vazgeçtiğimiz gibi, bağımsız bir ülkenin toprağını da silah zoru ile 33 sene işgal altında tutmuş olacağımızdan(!) 33 yıllık işgal tazminatı ödeyeceğiz. (Louzidiu davası benzeri) Yetmedi; 1973 Barış harekatında ölen Rum askerleri için dahi tazminat ödeyeceğiz. Tüm bu tazminatları ödeyebilmek için herhalde Trakya'yı versek yine ödeyemeyiz.
Ya bizim şehitlerimiz? diye sormayın nasıl olsa onlar Türk(!)
  • "Ermeni soykırımını biz tanıdık. Siz de tanıyın, yoksa giremezsiniz!" diyorlar. Haklı olmamız veya bizim insanlarımızın soykırıma uğramış olması önemli değil. Önemli olan onların tanımış olmaları. Yoksa, "Sizi aramıza almayız." diyorlar. Diyelim ki tanıdık; bu kez haksız yere katil millet olarak damgalanacak ve korkunç tazminatlar ödeyeceğiz. Tazminatların peşinden toprak talebi de gelecek.
Ermenilerce şehit edilen atalarımız mı? nasıl olsa onlar Türk(!).
  • "Azınlıklar ve Din özgürlüğünde adım atmalısınız!" dediler. Henüz biz adım atmadan Misyoner radyolarını kurdular, her gün Hıristiyanlık propagandsı yapılıyor. Watch Tower İncil ve Dua Örgütünün verilerine dayanarak Türkiye'de 1679 Protestan misyonerin görev yaptığını, 243 kişinin Hıristiyanlaştırılıp vaftiz edildiği belirtiliyor. Heapimiz bir gecede hıristiyanlaşsak bile bizi aralarına kabul etmezler.
  • "Özelleştirmeleri hızlandırın" dediler. Biz kıçımızdaki donumuzu bile satmaya kalkışıyoruz. 1919 da Madenler yabancılarda idi, Şehir hatları yabancılarda idi, Demiryolları, sanayii yabancılarda idi.
Böyle giderse, biz de Efe'nin akıbetine uğrayacağız...

10 Mayıs 2009 Pazar

SARAYDA İFTAR YEMEĞİ

Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:
- Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.
Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:
- Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin...
- Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi.
Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.
20 KURUŞ

Londra'daki camii'ye yeni bir imam gönderilmiş.
Adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı söföre rastlıyormuş.
Bir gün, bilet alırken söför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş. İmam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünmüş, 20 kuruşu geri versemmi şöföre?.. Ama içinden bir ses diyormuşki "çok gülünç bir sayı, ve söförün umrunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... Sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz." Ve bu parayı saklayabilirim diye düşünmüş Allahtan gelen bir hediye gibi...
İnecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce söförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki:
- Paranın üstünü fazla verdiniz. Şöför gülümsemiş ve demiş ki:
- Siz camii'nin yeni imamısınız değilmi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, islamı öğrenmek için. Bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim.
İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki:
- "Allahım az daha islamı 20 kuruşa satıyordum!.."

9 Mayıs 2009 Cumartesi

BİR DOSTLUK HİKAYESİ ...
(Gerçek Dostluk Bu)

Ahmet ve Nihat adında iki arkadaş varmış. Aynı okulda okuyorlarmış.
Ahmet istanbulda yaşayan, evi, arabası yeterince parası olan biriymiş. Nihat memleketten İstanbul'a gelmiş zor şartlar altında yaşayarak okuyormuş. Bunlar zamanla daha da iyi arkadaş olmuşlar. Ahmet Nihat'ın durumuna üzülüyor yardım yolları arıyormuş. Nihat'ı evine almış. Yedirmiş içirmiş. Cebine para koymuş. Üstünü giydirmiş. Kendine aldığı yeni kıyafetlerini bile ona vermiş.
Artık beraber gül gibi yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün Ahmet camdan dışarı bakıyormuş. Karşıdan gelen uzun süredir hayran olduğu ve yakında açılmak istediği kızı görmüş. Ve sonra arkadan Nihat'ın onu takip ettiğini.
Nihat eve gelmiş ve Ahmet'e o kızdan cok hoşlandığını aralarını yapıp yapamayacağını sormuş. Ahmet kendisinin de ondan hoşlandığını söyleyememiş.
Arkadaşının üzülmesini istememiş çünkü. Aralarını yapmış.
Derken zamanla okul bitmiş. Nihat bir süre sonra Kayseri'ye vali olmuş. Evi arabası, yatı, katı, bir sürü parası olmuş. O kızla da evlenmiş.
Ama Ahmet tam tersi. Evini arabasını kaybetmiş. Bütün parası bitmiş. Yatmaya yeri yemeye yemeği kalmamış. Aç sefil gezerken komşuları,
- Senin bir arkadaşın vardi Nihat diye. O Kayseri'ye vali olmuş, neden ondan yardım istemiyorsun, belki sana bir iş verir demişler. Ahmet reddetmiş hemen. Bunu kabullenemem demiş. Komşular ne kadar ısrar ettiyse de bir türlü kabul ettirememişler.
Ahmet için daha zor günler başlamış. Bakmış olacak gibi değil komşularını dinleyip tutmuş Kayseri nin yolunu. Valiliğe gelmiş. Ordaki odacolardan birine Nihat Beyi görmek istiyorum demiş. Odacı Nihat Beyin yanına girmiş çıkmış ve;
- Sizi görmek istemiyor. demiş. Nasıl olur demiş Ahmet. Ona İstanbul'dan çok yakın arkadaşın Ahmet geldi deyin. Odacı tekrar gitmiş ve,
- Nihat bey sizi tanımadığını eğer daha fazla ısrar ederseniz kovduracağını söyledi demiş.
Ahmet duyduklarına inanamamış. Nasıl olur da, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği, sevdiği kızı bile verdiği can ciğer arkadaşı Nihat onu tanımaz. Yıkılmış bir şekilde valilikten çıkıp doğru Nihat'ın evine eskiden hoşlandığı kızın yanına gitmiş. Belki yardım eder diye. Kapıyı çalmış. Birinin gelip dürbünden kendine baktığını hissetmiş. Ama kapıyı açmamış kadın. Bir kez daha yıkılmış.
Dışarı çıkıp kendini toplamaya çalışırken yanına yaşlı bir amca yaklaşmış. Ahmet'in durumundan cok etkinlenmiş adam. Olayı anlatmasını istemiş. Ahmet'te olduğu gibi anlatmış. Adam cok üzülmüş. Demiş ki...
-Bak evladım. Seni cok sevdim. Dürüst bir insana benziyorsun. Bak benim şurada bir sarraf dükkanım var. Gel istersen benimle çalış. Hem para kazanırsın hem de yatmaya yerin olur. Ahmet hemen kabul etmiş ve çalışmaya başlamış.
Gel zaman git zaman dükkana başka bir yaşlı amca gelip gitmeye başlamış. Çok iyi arkadaş olmuş Ahmet'le. Bir gün bu yaşlı amca elinde bir kutuyla gelmiş dükkana. Bak ben bir yere gidiyorum. Eğer 3 ay içerisinde dönmezsem bu kutu senindir, istediğin gibi kullan, demiş. Ahmet kutuyu almış, odasında bir yere koymuş. 3 ay geçmiş, 4 ay geçmiş, 6 ay geçmiş amca hala gelmemiş. Sonunda Ahmet kutuyu açmaya karar vermiş. Bakmış içinde, elmaslar, mücevherler, altınlar, bir sürü de para varmış. Ne yapacağını şaşırmış. Hemen patronuna gidip durumu anlatmış. Patronu da artık o kutunun kendisinin olduğunu istediği gibi kullanabileceğini söylemiş. Bir de öneride bulunmuş. - Bak sen bu işi iyice öğrendin. Gel sana bir kuyumcu dükkanı açalım. Gül gibi geçinip gidersin. Hemen dükkanı açmışlar. Ahmet almış başını yürümüş. Ev,araba, yat, kat. Zengin olmuş kısacası. Bir gün dükkana bir anne-kız gelmiş. Kızdan hoşlanmış Ahmet. Zamanla görüşmeye başlamışlar, derken nişanlanmışlar. Düğün vakti gelmiş. Davetiyeler hazırlanırken kız valiyi de çağıralım demiş. Ahmet kabul etmemiş. Nasıl olur demiş kız. Biz bu şehrin ileri gelenlerindeniz, valiyi çağırmasak olur mu? Ahmet yine kabul etmemiş. Kız ısrarla neden böyle davrandığını sorduğunda anlatmış Ahmet. Sorunun bu şekilde çözülmeyeceğini söylemiş kız. Biz çağıralım, o yaptığından utansın demiş. Ve ona da bir davetiye yazmışlar. Düğün günü gelmiş çatmış. Davetliler tek tek gelirken heyecan içindeymiş Ahmet. Nihat'ın gelip elmeyeceğini düşünüyormuş. Derken eşiyle kapıda görünmüş Nihat. Ahmet, ilk başlarda gözgöze gelmemeye çalışmış. Nihat ne yana gitse öbür tarafa kaçıyormuş Ahmet. Hiç gözgöze gelmemeye çalışıyormuş. Dayanamamış birden. Piste çıkmış, almış mikrofonu eline. Başlamış anlatmaya. Zamanında ben durumum iyiyken sevgili valimiz Nihat beyle aynı okulda okuyorduk. O zamanlar Nihat beyin durumu bu kadar iyi değildi. Nihat'ı evime aldım. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. Sevdiğim kızı bile ona verdim. Bir gun benim durumum kötüleşti. Elimde avucumda ne varsa kaybettim. O kadar zor durumdaydım ki Nihat'a yardım istemeye gittim. Ama o beni tanımadığını söyledi, kovdurdu. Ordan çıkıp eşinin yanına gittim. Ama o kapıda benim olduğumu bildiği halde kapıyı açmadı. Şok olmuştum. Dışarıya çıkıp kendime gelmeye çalıştığım anda bir amcayla karşılaştım. Sağolsun bana bir iş, yatacak bir yer verdi. Orada çalışırken çevrem genişledi. Başka bir amcayla tanıştım. Gel zaman git zaman o amca elinde bir kutuyla geldi yanıma. Bir yere gideceğini 3 ay içerisinde dönmezse kutunun benim olacağını söyledi. Gelmedi. Kutuyu açtım. İçinde beni bugünlere getiren yüklü eşyalarla ve paralarla karşılaştım. Sonra kendime bir kuyumcu dükkanı açtım. Orada sevgili nişanlımla tanıştım. Ve evleniyorum. Anlattıklarım yalansa yalan desin Nihat Bey, demis ve bırakmış mikrofonu. Herkes şaşkınlık içinde Nihat Beye dönmüş. Acıyarak bakmışlar bir Ahmet'e, bir Nihat'a. Nihat bir cevap vermek zorunda kalmış. Almış mikrofonu. Başlamış anlatmaya. Evet Ahmet'in söylediklerinin hepsi doğrudur. Yalan diyemem. Zamanında bana çok yardım etti, hakkını ödeyemem. Sağolsun benim mutlu bir evlilik yapmama öncülük etti. Ama eşimi zamanında sevdiğini bilmiyordum. Durumunun kötüye gittiğini, bir gün bana geleceğini biliyordum. Hep o günü bekledim. Ve sonunda geldi. Onu kapıdan kovdurdum doğrudur. Ama niye kovdurdum. Eğer ben o zaman ona yardım etseydim gururuna yediremeyecekti. Belki de bir süre sonra intihar edecekti. Iyi bir arkadaşımı kaybetmek istemem. Burdan çıktıktan sonra direk eşime gideceğini biliyordum. Hemen eşime telefon açtım. Ona Ahmet'in geleceğini, kapıyı açmamasını söyledim. Açmadı. Derken bizim evin karşısında bir sarraf dükkanı işleten arkadaşım var. Ona hemen telefon açtım. Bizim evden çıkan bir adam görürse onu işe almasını yardımcı olmasını istedim. İşe aldı, yatacak yer verdi. Bir gün babamı gönderdim ona. Can yoldaşlığı etsin diye...İyi arkadaş oldular... Sonra babama bir kutu verdim Ahmet'e versin diye. O kutu babamın değildi. Benim de değildi. O zaten Ahmet'indi. Ona borcumu hiçbir zaman ödeyemem. Ahmet kutuyu aldı. İyi kullandı ve bugünlere geldi. Bir gün annemle kızkardeşimi gönderdim. Durumu nedir bir kontrol edin diye. Orada birbirlerini görüp aşık olmuşlar, evleniyorlar. Bırakmış mikrofonu. Ahmet'le beraber herkes şaşkınlık içinde kalmış. Bir an gözgöze gelmişler. Derken birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Güzel bir düğün olmuş, beraberce mutlu yaşamışlar.
KiMiN NEREDE VE NE SEKiLDE KARSILASACAGI BiLiNMEZ...
ÖYLE DEGiL Mi?...
SEVMEK KOLAY DEĞİL
SEVGİ TÜRLERİ / EĞER, ÇÜNKÜ, RAĞMEN

Masumi Toyotome (bir Japon yazar). "Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir". "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyormuyuz?"

"Sevgi üç türlüdür!.."

Birincincisi: "Eğer" türü sevgi!.. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar... Örnekler veriyor:
Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.
Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor.
Bir şarta bağlı sevgi... Karşılık bekleyen sevgi... "Sevenin,istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar...
"Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi, karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde de, düşkırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.
Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar...
"Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!.."
İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome. İlginç değilmi?..

İkincisi: "Çünkü" türü sevgi... Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, birşey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır".
Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki..." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki..." "Seni seviyorum. Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki..."
Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana...
İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.
"O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome... "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var..
Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu... Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği... "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar.
İkincisi de.. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa..." endişesidir.
Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı... Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını... Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş...
Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor...
Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."Ve işte sevgilerin en gerçeği!..

"Üçüncüncüsü: "Rağmen" diye adlandırdığım türdür" diyor yazar.
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu...
Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgide değil.
Bu üçüncü tür sevgide, insan "Birşey olduğu için" değil, "Birşey olmasına rağmen" sevilir. Güzelliğe bakar mısınız?.. Rağmen sevgi... Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever.
Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!.." Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara "rağmen" sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile...
Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanızda, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?.. Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. Şu soruma cevap verin" diyor.
"Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmezmiydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.." Devam ediyor Toyotome...
"Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün... Dünya birden bire başınızın üstüne çökmezmiydi?.. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?."
"Diyelim sıradan bir yaşamınız var... Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor:
"Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi... "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni "Rağmen" türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."
Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.. "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor...
Anlatıyor... Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar... Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi... Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz... Hani nerede?.. Hepsi o...
Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.. "Dünyadaki en büyük kıtlık, "rağmen" türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."

8 Mayıs 2009 Cuma

NЕRЕDЕN ТАNIDIM

Onunla tanıştığımızda daha 14 yaşındaydım, o ise benden oldukça yaşlıydı. Hayatına giren ilk kişi değildim, son kişi de olmayacaktım kuşkuşuz.
Her­kes bu beraberlik için yaşımın çok küçük olduğunu düşünüyordu.
Aslında hiçbir zaman yaşınızın uy­gunluğu söz konusu olmaz böyle bir ilişkide...
İlk önceleri sadece yakın arkadaşlarımla pay­laş­tım küçük sırrımı.
Sadece gönül eğlendiriyordum onun­la.
Aileme anlatamazdım. Sanırım kiyametin kop­ması diye adlandırılan durum çı­kardı karşıma. Gizledim, gizledim.
Başlangıçta çok seyrek buluşuyorduk. Daha son­ra buluşmalarımızın sayısı arttı. Gönül eğlen­dirmek demiştim ya, palavra.
Çok zaman geçmesine gerek kalmadı hayatımda kapladığı yeri anlamam için. Evet onu seviyordum. Ama yine de aklımda hep ay­nı düşünce vardı: "Onun tutsağı değilim ve istediğim zaman terk edebilirim".
Buyrun size ikinci palavra;
Ne hayatımın her safhasına girmesi yetti onu terk etmeme, ne de an­nemin bizi yakalaması. Aslında bizi yakaladı de­mem yanlış. İzlerimi buldu, ardında bıraktıklarını gördü. Kızmadı, bağırmadı, sadece kısa bir nasihat çekti. Çünkü buluşmamızı yasaklamasının hiçbir şey ifade etmeyeceğini biliyordu.
Zaman geçtikçe birbirimize bağlandık. Ben ona bağlandım, şimdi geriye bakıyorum da 6 uzun yıl geçti, veren taraf hep ben oldum. O bana sahte mutluluklar verdi sadece, bense her şeyimi. Her­hal­de hayatta canımı vereceğim tek şey o oldu. Onun için kavga ettim, onun yüzünden hastalandım, ama hiç bir zaman ayırmadım yanımdan, ayıramadım...
Biliyordum nelere yol açtığını, görüyordum. Ön­ce onu sevmeyi öğrendim, sonra nefret etmeyi. Be­raber olmayı istemediğim anlarda bile yanımda ol­du­ğunu gördüm. İrademi yerle bir ettiğine, beni ken­dim­le karşı karşıya getirdiğine şahit oldum. Baş­kalarını kırdım onun yüzünden ve ben daha da fazla kırıldım. İnsanlarla arama girdı. Hatta ben bile tiksindim bazen, ondan. Bedenime ve ruhuma sinen ko­­kusundan.
Dudaklarımın her dokunuşunda, ben onun ruhundan çalıyorum, o benim bedenimden. O her seferinde yeniliyordu kendini, bense gittikçe kötüleşiyordum. Ama bir türlü terk edemedim.
Aslında birkaç kez denedim ayrılmayı. Hep­sin­de de dönüşüm bir öncekinden güçlü oldu. Yok­lu­ğun­­da kıvrandım hasretinden, alışmaya çalıştım ama­ asla atamadım aklımdan. Uzun ve stresli gece­ler hep ev sahibim oldu. Tırnaklarımı yedim, yet­me­di ku­ruyemişe başladım. Ayrılık kilo aldırdı...
Ve ben hep geri döndüm. Hatta şu an bile yanımda. Ama yine de yemin ediyorum burada, hepinizin önünde:
"BİR GÜN BIRAKACAĞIM, ŞU LANET OLASICA SİGARAYI"



HUZURLU YАŞАM

  • Verdiğin sözü tut.
  • Olman gerektiği yerde, olman gerektiği saatte ol.
  • Kendine ve çalıştığın ortama saygılı davran.
  • Yetkililerle gereksiz diyaloglara girme.
  • Çalıştığın her işten ve firmadan birşeyler öğren.
  • Temiz, bakımlı ve güleryüzlü ol.
  • İşini herkesten daha iyi yapmaya çalış.
  • Hizmet bekleme, hizmet ver.
  • Kimseyle lаubali olma.
  • İş arkadaşlarını gereksiz meşgul etme.
  • Giybetten ve dedikodudan katiyetle uzak dur.
  • Şer organizasyonlara girme.
  • İşe uykusuz ve yorgun gelme.
  • Özel telefon konuşmaları yapma.
  • Şirketten izinsiz bir şey alma.
  • Hasta olmamak için tedbir al. Kendini iyi hissetmiyorsan tedavi için hemen harekete geç.
  • Cep telefonuna hаkim ol.
  • Problemleri artırmaya yönelik değil, çözmeye yönelık tavır takın.
  • Aranan kişi ol ki, aradığını bulasın.

PАRLАYАN KILIÇ

Venedik elçisi Antonio Jüstiniani, Yavuz Sultan Selim'in huzuruna girer. Yeri öpüp itimatnamesini su­nar, görüşmesini tamamlar.
Ülkesine döndüğün­de her­­­­kes, adeta bir ütopya medeniyetinin sultanı gibi gör­düğü, hayalinde canlandırmaya çalıştığı Cihan Pa­di­şahı Sultan Selim Han'ın nasıl birisi olduğunu so­rar:
- Göremedim, der Jüstiniani... Merak ederler:
- Odasına girdiğin, yanına kadar gittiğin halde nasıl göremedin? Jüstiniani şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır:
- Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım. Venedik elçisinin bu sözlerini duyan haşmetli hünkar:
- Paşalarım, Osmanlı'nın kılıcı parladığı sü­re­ce düşmanların başı daima öne eğik kalır. Amma Allah korusun, bu kılıç bir kınına girer de paslanma­ya başlarsa, o zaman işte bu kafalar yavaş yavaş di­kilir ve bize bir gün yukarıdan bakar, der.

7 Mayıs 2009 Perşembe

ENERJİNİZİ KULLANMAYI ÖĞRENİN
Prof. Yıldız BATIRBAYGİL

Beyin öyle bir güçtür ki...
Kafadan geçen her düşüncenin Allah katında bir talep olduğuna inanıyorum.
İyi şey ister, güzel şeyler düşünürseniz cevabı iyilik olarak gelir. Hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız cevabı kötülük olarak gelir.
Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız. Eğer arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa sakın araba kullanmayın…
Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur. Biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur. O zaman siz şunu düşünürsünüz “onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor” Neden acaba? Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği, keyfi kalmadı.
Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi.
Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.
Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar, beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup çağırıyorsanız size onu getirir.
Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir bir de bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan, hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlarda olabilir.
Gelin bundan sonra Nasılsın diyenlere ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işe başlayın…Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz.
Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var. Sevgi sunulmazsa sevgi değildir. Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun. Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.
Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine değdirsin. Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın. Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin. Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki çok çabuk büyüyorlar. Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler. Neden? Ne zaman göstereceksiniz? Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi?
Beyin öyle bir güçtür ki, insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir. Yeter ki beynini şartlandırabilsin. Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır. Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir. Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum:
Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor. İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor. Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor. Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş. Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak, donmanın tüm belirtilerek göstererek vücudunu buna uyduruyor. Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin.
Bazı insanlar! vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler. Ben bu laftan çok korkarım ,eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki, öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler. Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz. "İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış". Ne doğru bir laf değil mi? Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi. Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de. Ama şu anımı biliyorum, ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve en pozitif şekilde değerlendiririm.
Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem. Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün. Dün, bugün,yarın diye… Biz ani stresleri çok severiz. Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza, algılama, enerji süper olur. Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır. Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider. Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz. Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki? Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli. Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın.
Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi azalsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın. Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.
Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

YАŞLI KIZILDЕRİLİ RЕİS

Yaşlı adam kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı.
Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı.
On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli iken niye ötekinin de olduğunu, hem renk­lerinin siyah ve beyaz olduğunu anlamak is­tiyordu. O merakla sordu dedesine. Yaşlı reis,
- Onlar, benim için iki simgedir evlat. dedi.
- Neyin simgesi, diye sordu çocuk.
- İyilik ile kötülüğün simgesi. Şu gör­dü­ğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bu­nu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.
- Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi? Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:
- Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi bes­ler­sem o!
İNSАNLİK DЕRSİ

Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor:
İtalya' da Napoli'nin kenar mahallelerinden bi­rin­de, bir Cafe-Barda, espressolarımızı içiyoruz.
İçe­ri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, un sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve pa­rası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.
Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye...
Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor.
Derken üstü başı biraz eski püskü, belli ki fakir bir adam bardan içeri girdi, barmene "un caffee sospeso" (as­kıdan bir kahve) dedi ve barmenin hazırladığı kah­veyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...
İKİ KАRDЕŞ

Erkek kardeşlerin ikisi de babalarından kalma çiftlikte çalışırlardı.
Kardeşlerden biri evliydi ve çok ço­cuğu vardı. Diğeri ise bekardı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve karlarını eşit olarak bölüşürlerdi. Günün birinde bekar kardeş kendi kendine:
- Ürünümüzü ve karımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil, Ben yalnızım ve pek fazla ihtiyacım yok. dedi, Böylelikle, her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı. Bu arada evli olan kar­deş, kendi kendine:
- Ürünümüzü ve karımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil, üstelik ben evliyim, bir eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardeşimin kimsesi yok, yaşlandığı zaman hiç kimsesi yok bakacak diye düşünüyordu. Böylece evli olan kardeş de her gece evinden çı­kıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl de­posuna götürmeye başladı.
İki kardeş de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar, çünkü her iki­sinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu.
Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan bi­te­ni anladılar. Çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar. Hayattaki en yüce mutluluk, sevildiğimize inanmaktır.
DАRI ЕKМЕK

Bir hükümdar maiyetiyle birlikte ülkesinde bir gezintiye çıkmıştı. Yolu üzerindeki bir köyde çok yaş­­­lı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meş­gul ol­duğunu gördü. İhtiyara uzaktan seslendi:
- Baba, sen ne diye fidan dikmeye uğraşıyorsun? Ma­şallah yaşını yaşamışsın, bu diktiğin fidanların mey­vesinden herhalde yiyemezsin. İhtiyar cevap verdi:
- Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim ye­me­miz şart değil evlat. Biz nasıl bizden önce­ki­le­rin diktiği fidanların meyvesinden yedikse, bizim dik­tiği­miz fidanların meyvesini de bizden sonra­ki­ler yer. Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve ihtiyara bir ke­se altın verilmesini emretti. İhtiyar bu ihsanı karşılıksız bırakmadı:
- Gördün mü evlat, bizim diktiğimiz fidanlar şim­­­­diden meyve verdi.Bu cevap da hükümdarın ho­şuna gitti, bir kese daha altın verilmesini em­retti. Yaş­lı köylü sıradan biri değildi Çarıklı erkа­nıharp di­ye nitelenen kişilerden biriydi:
- Evlat, herkesin diktiği fidan yılda bir defa mey­ve verir, bizim diktiğimiz fidan yılda iki defa meyva verdi. Bu diplomatça cevap da hükümdarın hoşuna gitti ve bir kese daha altın verilmesini emretti Ama bu defa vezir araya girdi ve hükümdarı uyardı:
- Aman sultanım bir an önce buradan uzaklaşalım. Bu ihtiyar bu gidişle tarlasına fidan dikmek yerine, devletin hazinesine darı ekecek.

3 Mayıs 2009 Pazar


HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN...

Arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde, kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün...
Bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terk ettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız...
Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın...
Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin...
Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın...
Bırakın canınız yansın, Kendinizi... Orada, o musalla taşında düşünün seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini...
Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin...
Eşinizi, oğlunuzu, annenizi, babanzı, kardeşlerinizi ve tüm çevrenizi oturtun tek tek kendi cenaze töreninizdeki yerlerine...
Birer birer yerleştirin tabutunuzun çevresine hepsini...
Hiç bu kadar canınız yanmıştır...
"baba" diye ağlayan biricik oğlunuz... Eşiniz, kucağında ağlayan emanetinizle ayakta durmaya çalışıyor per perişan... Koca çınar babanız, duruşuyla belli belirsiz dualar okuyor, Anneniz, ciğerinden canlı bir parça koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyor gözyaşlarını...
Kardeşleriniz, akrabalarınız "çok erken gitti, doyamadı oğluna..." diyor acıyan ses tonlarıyla... Ve dostlarınız... Onlar da şaşkın... Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur..." diyor...
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide... Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik...
Sırada çevrenizdekilerin ölümünüzün akabinde neler söyleyecekleri vardır... Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında...
Onlarda bıraktığınız izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek siz konuşacaksınız hayalinizde... İçlerini okuyacaksınız, senaryo size ait olarak... Yaşarken neler yazmıştınız, ölümünüzle neler okuyacaksınız...
Oğlunuzun söyleyecek çok şeyi yoktur... Özleyecektir, yokluğunuzu hissedecektir... Ağlayacaktır aklına geldikçe... Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelince sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecektir duyguları... Hayal bu ya, 18-20 yaşına getir oğlunu... Hayal - meyal hatırlıyordur seni... Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle... Bak mezuniyet törenimde de babasızım... Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine... Diyecek canı yanarak bir köşede...
Sevgili eşiniz... Muhteşem hatununuz... Nasıl dayanır sensizliğe?... O ki, senin için her şeyini feda edip koşmuştu... Hayatının tek adamı şimdi toprak olacak... Bir daha "Seni seviyorum" diyemeyecektir... Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı... Ve her gelen gece sensizliği haykıracaktı... Her sabah da sensiz başlayacaktı koca gün... Tek cümlesi takılacak o an içinize; "Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik?...
"Babanız-anneniz, bugüne kadar evlat olarak onları mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğunuz güzel insanlar... Helaldi şüphesiz hakları... Bilerek hiç kırmamıştınız onları... Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtınız... Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıdır evladının cenazesinde bulunmak... Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek...
Diğerlerine geçmeyin...

Kurduğun bu hayalle, Sahip olduklarının farkına varmalısın ve hala nefes alıyor olduğun için şükretmelisin... Gözlerini açtığın anda o kötü ve acı sahne bitti... Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı...
Bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın...

ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN, DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN...

Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah'tan başka bilen yok... İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin... Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin... Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın... Ve en önemlisi;

VERDİĞİ-VERMEDİĞİ, ALDIĞI-ALMADIĞI HERŞEY İÇİN, TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN'A...


BIRАKIN IŞIĞINIZ YАNIK KАLSIN

Küçük bir kasabada genç bir adam ken­di işini kurdu. Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Kısа zаmаndа Amerika’nın bir ucundan diğerine uzanan bir mağazalar zinciri oluşturdu.
Bir gün hastalandı. Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi.
İçinizden biri şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hak ettiğine karar vermek için, her birinize birer dolar ve­re­ceğim. Birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksı­nız, ama bu akşam geri döndü­ğü­nüz­de, paranızla al­dı­ğı­nız şey hastahane odamı bir uç­tan bir uca dol­durmalı.
Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar.
Akşam geri döndüklerinde babaları sordu:
- Birin­ci çocuğum, bir dolarla ne yaptın?"
- Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı ver­dim ve iki balya saman aldım. Saman balyalarını ge­tirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir an­da samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi, ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.

- Peki ikinci çocuğum, sen paranla ne yaptın?
- Yorgancıya gittim. İki tane yastık aldım. Yastıkları içe­ri getirdi, açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Za­man içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yi­ne dolmamıştı.

- Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?
- Dolarımın 50 centini çok de­ğerli bir şeye verdim. 20 centini şehrimizdeki iki yar­dım kurumuna bağışladım. 20 cent de kiliseye ver­dim. Böylece 10 centim kaldı. Bununla iki şey aldım. Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. İşığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu. Baba memnundu;

- Çok iyi oğlum. Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel.

ÇОCUK YАŞАDIĞINI ÖĞRЕNİR

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmiş ise
Kınamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmış ise
Ayıplanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüş ise
Kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk utanç duygusuyla eğitilmiş ise
Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörü ile yetiştirilmişse
Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmiş ise
Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmiş ise
Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk saygı gösterilerek büyütülmüş ise
Adil olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmiş ise
İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüş ise
Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk destek ve arkadaşlık görmüş ise
Dünyada mutlu olmayı öğrenir.

BİZ NE İSEK ÇOCUK O

HER İŞТЕ BİR HАYIR VАRDIR

Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm sü­ren bir kral vardı. Daha çocukluğundan itibaren ar­kadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç ya­nından ayırmazdı.
Kralın bu arkadaşının de­ğişik bir hu­yu var­dı.
İster kendi başına gelsin ister baş­kasının, her olay karşısında hep ay­nı şeyi söylerdi:
- “Bunda da bir hayır vardır!”
Bir gün kral arka­da­şı ile birlikte ava çıktılar. Kra­lın arkadaşı tüfekleri dol­du­ruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arka­da­şı, tüfekleri doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş e­derken tüfeği geriye doğ­­ru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sö­zünü söyledi:
- "Bunda da bir hayır vardır!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı: Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, par­mağım koptu? Aradaşına çok sinirlendi ve zindana at­tırdı.
Bir yıl kadar sonra, Yam­yamlar yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir böl­ge­de birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yam­yamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olma­dı­ğını fark ettiler.
Bu ka­bile, batıl inanç­ları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Kralı çözdüler ve salıverdiler. Di­ğer adamları ise pi­şirip yediler.
Kurtuluşunun kopuk parmağı saye­sin­de gerçekleştiğini anlayan kral, hemen zindana koş­tu ve zindandan çıkardığı ar­kadaşına başından ge­çenleri bir bir anlattı.
- Haklıymışsın! Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. Yaptığım çok kötü bir şeydi dedi. Arkadaşı yine;
- “Bunda da bir hayır vardır”.
- Ne diyorsun Allah aşkına? Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır ola­bilir.
- Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, se­nin­le birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene?
GÜLÜМSЕМЕ
Genç kız, üzgün görünen yabancıya gülümsedi.
Adam, kendini daha iyi hissetti. Geçmişte bir arkadaşının yaptığı bir iyiliği hatırladı ve ona bir teşekkür mektubu yazdı.
Bu mektup arkadaşının öyle hoşuna gitti ki yemek yediği lokantada iyi bir bahşiş verdi. Bu bahşişin miktarına şaşıran garson, paranın bir kısmını yolda gördüğü fakire verdi.
Fakir adam çok sevindi, çünkü iki gündür ağzına bir lokma koymamıştı. Yemeği bittikten sonra kaldığı izbe odaya gitmek üzere yola koyuldu. Yolda soğuktan titreyen bir köpek yavrusuna rastladı ve onu alıp eve götürdü.
Soğuktan kurtulup başını sokacak yer bulduğu için köpekçik çok mutluydu. Gece evde yangın çıktı. Köpek yavrusu havlamaya başladı. Bütün ev halkını uyandırana dek havladı ve böylece bütün ev halkı kurtuldu. Kurtulan çocuklardan birisi büyüdü ve cumhurbaşkanı oldu.
Bunların olmasını sağlayan ise, bir kuruşa bile mal olmayan masum, sıcak ve içten bir “GÜ­LÜM­SEME” idi

1 Mayıs 2009 Cuma

H Е D İ Y Е
Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı.
Kü­çük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...
Bayram sabahı küçük kız, paketi getirip, Bu senin babacığım dediğinde üzüldü. Acaba ge­re­ğinden fazla mı tepki göstermişti kızına. Bir ge­ce önce yaptığından utandı.
Ne var ki paketi açın­­ca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu... Kızına ge­ne bağırdı.
- Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun kü­çük hanım? Küçük kız gözlerinde yaşlarla ba­ba­sına baktı,
- O kutu boş değil ki baba dedi... İçini öpücüklerimle doldurmuştum!...
Adam öyle fena oldu ki... Koştu, kızına sıkıca sarıldı... Beraberce ağ­la­dılar...
Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş ucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaç­sa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman ken­dini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızın sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.
Aslında bütün anne ve babalara, böyle bir al­tın kutuyu çocukları hiçbir karşılık beklemeden, sev­gi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Hiç kimsenin hayatında bundan daha değerli bir ar­mağana sahip olması mümkün değildir.

HİÇ HАYАLLЕRİNİZDЕN SIFIR АLDINIZ МI?

Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası. Çocuk bütün gece oturup gü­nün birinde at çift­li­ğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 say­falık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ay­rın­tı­la­rıy­la anlattı. Hatta hayalindeki 200 dö­nüm­lük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi. İki gün sonra ödevi geri al­dı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış ko­caman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
- Ne­den "0" aldım? diye merakla sordu ho­ca­sı­na, çocuk. - Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi ol­mayan bir hayal dedi, hocası. Paran yok, gezginci bir aileden geliyorsun, kay­nağınız yok, at çiftliği kurmak büyük para ge­rektirir. Önce araziyi satın alman lazım, damızlık hayvanlar da alman gereki­yor, bunu başarman im­kansız, dеdi ve ekledi:
- Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten son­ra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm. Çocuk eve döndü, düşündü. Ba­ba­sına danıştı. Oğlum dedi babası, Bu konuda ka­rarını ken­din vermelisin. Bu senin hayatın için ol­duk­ça önemli bir seçim!.. Çocuk bir hafta düşündükten sonra ödevini hiç­bir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.
- Siz verdiğiniz notunuzu değiştirmeyin dedi. Ben de hayallerimi...
O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev, şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı. Öykünün en can alıcı yanı şu:
Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çift­liğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine, Bak dedi, Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.Allahtan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek ka­­dar inatçıydın.

CЕNNЕТЕ HЕR ZАМАN ZЕNGİN GЕLМЕZ

Yoksul köylü ölmüştü, gözlerini açınca cennetin kapısında buldu kendini. Bir de zengin adam bekli­yordu sırada. Bir melek geldi, açtı cennetin kapısını. Önce zengin girdi içeri, bir bando sesi duyuldu ansızın kapının arkasından. Marşlar çalındı, şarkılar söylendi, sevinç çığlıkları attı cennettekiler. Kapı yine açıldı, sesler kesilince, köylü içe­ri girdi. Bir melek karşıladı onu,
- Hoş geldin köylü kardeş, dedi sadece. Yoksul köylü:
- Hani, nerede bando? Neden söylenmiyor marş­lar? Melekler neden dans etmiyor? Ne biçim iş bu? diye bağırdı. Zengin adam girince şarkılar söyle­di­niz, çalgılar çalarak karşıladınız. Ben yoksulum diye mi bu yapılanlar? Dünyada kalmadı mı yoksulluğum? Her­kes eşit değil midir cennette? Melek:
- Eşittir, dedi. Zengin de bir bizim için, yoksul da. Yalnız unut­ma köylü kardeş, her gün yüzlerce yoksul gelir cennete, ama zengin dediğin yüz yılda bir gelir.