29 Nisan 2010 Perşembe

Tanrıya hiç bir zaman "neden ben?" diye sormayın... 

Efsane Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeydi... 
Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu: 
- Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?  Arthur Ashe cevap verdi: 
- Tüm dünyada;

  • 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar.
  • 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.
  • 500 bini profesyonel tenisçi olur,
  • 50 bini yarışmalara girer,
  • 5 bini büyük turnuvalara erişir,
  • 50’si Wimbledon’a kadar gelir,
  • 4'ü yarı finale,
  • 2’si finale kalır.

Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘Niye ben’ derim?
Mutluluk insanı tatlı yapar.
Başarı ışıltılı…
Zorluklar güçlü…
Hüzün insanı insan yapar,
Yenilgi mütevazı…

Tanrıya her durumda güvenin ve şükretmeyi sürdürün. O`nun kendine has usülleri vardır. İnancınızı koruyun... Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın. Ne olacaksa olur…

…Arthur Ashe

23 Nisan 2010 Cuma


Sizin hiç böyle bir dostunuz oldu mu?


Daima düşünceliydi.
Susması konuşmasından uzun sürerdi.
Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı.
Dünya işleri için hiç kızmazdı.
Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.
Kötü söz söylemezdi.
Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı.
Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmez, çok konuşmaz, boş şeylerle uğraşmazdı.
Umanı, umutsuzluğa düşürmezdi.
Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.
Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ne de ayıplardı.
Kimsenin kusurunu araştırmazdı. Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.
Âdet üzere sarf edilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı. Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.
Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.
Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse, o da güler; bir şeye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi.
Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi.
Her zaman ağırbaşlıydı.
Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı.
Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.
Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü;
Ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükûnetle rahatça yürürdü.
Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: "Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!"
Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir hâletle dururdu.
Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi.
Yemek seçmez, önüne ne konulursa yerdi.
Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.
Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.
Sabahları evinden çıkarken şöyle derdi: "İlâhî, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım."
Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşadı.
Sizin hiç böyle bir dostunuz oldu mu?
Aslında böyle bir dostumuz var; ki o, iki cihanda Efendimiz Muhammed Mustafa'dır (S.a.v).
Efendimiz'e ve ona tâbi olanlara selâm olsun.

A.Turan ALKAN

22 Nisan 2010 Perşembe

BENİM YAŞLARIM

İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor; açlığın öldürdüğünü, soğuğun dondurduğunu, ateşin yaktığını...
Sevgisizliğin insanın canını acıttığını...
Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.
Her şey ona çok büyük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba...
10'una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.
*
15'inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden, değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor.
Dış dünya kadar iç dünyanın da büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği odaları olduğunu, açıldıkça o odalardan devasa bahçelere çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor. Şarkıların içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını öğreniyor. Yine de seviyor; ille seviyor, inadına seviyor.
20'sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor.
Her şey ona küçük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba...
"Dünya küçükmüş; büyük olan benim" efelenmeleri başlıyor.
Lakin dünya bunu bilmiyor.
O yüzden 20'ler çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla geliyor.
*
25'inde ayaklar biraz yere değiyor.
Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.
Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp grileşiyor.
Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden vurularak evleniyor genelde...
5 yıl önce uzak bir ülke olan "istikbal", daha yakına geliyor.
"Bir denizde yangın çıkarma" hayali erteleniyor.
"Dünya zor"laşıyor.
*
30'unda muhasebeye başlıyor insan:
"Dünya hâlâ beni tanımadı, üstelik galiba ben de dünyayı tam tanımıyorum" dönemi...
Mevcut bilgilerin sorgu yeri...
Kuşkunun beyliği...
Tehlikeli yaşlar: "Bunun nesine hayran oldum ki ben" pişmanlıkları, "Hakkımı yediler" sızlanmaları, sırta saplanan hançerler, çelmeler, dost kazıkları, ağır ağır olgunlaştırıyor insanı...
*
35, yolun yarısı...
Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir çadırda uyanmadan 20'sine gelenler için gecikmiş telafi çağları...
Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan yaşlar... Olgunluğun karasuları...
40'ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri yaşlanıp ölmeye başladığında bocalıyor insan...
Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor, erkekleri araba galerilerine; ve ikisini birden yeni sevda hayallerine...
Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, kırmızı arabalarla çare aranıyor.
*
45'inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan...
Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor.
Eski dostlar, hatıralar kıymete biniyor.
Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini merhamet alıyor. "Keşke"ler "iyi ki"lerle, hırslar hazlarla yer değiştiriyor.
Bu dünyayı silkelemekten, daha iyi bir dünya için kavga vermekten vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartıyorsunuz, ara sıra...
*
Genellenemez tabii; bunlar benim yaşlarım.
Sonrasını bilmiyorum henüz; öğrendikçe yazarım.

Can DÜNDAR

13 Nisan 2010 Salı


AHDE VEFA

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :
- Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.
Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :
- Söyledikleri doğru mu diye sorar.
Suçlanan genç der ki :
- Evet doğru.
Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Genç anlatmaya başlar:
- Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir
insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş att ı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası
öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret, dedi. Hz Ömer:
- Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
- Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:
- Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der.
Hz. Ömer der ki:
- Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
- Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr İbni As' dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek:
- Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:
- Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr İbni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini
vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:
- Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:
- Biz de sözümün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:
- Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin? Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan):
- "AHDE VEFASIZLIK ETTI" demeyesiniz diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki:
- Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?. Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:
- Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. "İNSANLIK ÖLDÜ" dedirtmemek için kabul ettim, der. Sıra gençlere gelir, derler ki:
- Biz bu davadan vazgeçiyoruz. Bu sözün üzerine Hz Ömer:
- Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir:
- "MERHAMETLİ İNSAN KALMADI" DEMEYESİNİZ DİYE...

31 Mart 2010 Çarşamba


Kıssadan Hisse

Bir kasabada her gün hava kararınca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanlarına alır, komşularının evlerini soymaya giderlermiş.
Fakat gün doğarken geri döndükleri her seferinde kendi evlerini de soyulmuş durumda bulurlarmış. Ama ülkede kimse kaybetmezmiş, çünkü herkes birbirinden çalarmış. Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış.
Geceleri, diğerleri gibi çantasını fenerini alıp hırsızlığa çıkmaktansa, evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş bu adam. Hırsızlar da onun evinin önüne geldiklerinde içeride ışık yandığını görünce döner giderlermiş. Fakat bu durum böyle bir süre devam edince, ahali ona kızmaya başlamış: “Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını engellemeye hakkın yok” demişler.
Bunun üzerine dürüst adam, geceleri ışığını söndürüp dışarı çıkmaya başlamış. Her gece, hırsızlık yapmadan orada burada dolaşır durur, sonunda yatmaya evine dönermiş. Fakat her döndüğünde evini soyulmuş bulurmuş. Sonuçta bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek içecek hiç bir şeyi kalmamış ve memleketini terk etmek zorunda kalmış.
Kasabada hırsızlıkta ustalaşıp giderek zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zamanla, zengin fakir ayrımı çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için bekçiler tutmuşlar, hapishaneler kurmuşlar.
Kendi mallarının çalınmasını da yasa dışı ilan etmişler! Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş!
Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da oraları terk edip gitmişler. Zenginler ve maaşlı soyguncular ise ortada soyacakları kimse kalmadığından servetlerini yavaş yavaş yitirmeye başlamışlar.
Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için oraları ilk terk eden dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler.
Sora sora nerede yaşadığını öğrenmişler. Evine gittiklerinde kapıda yazılı bir kağıt görmüşler. Kağıtta şunlar yazıyormuş:
“Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa, her şey için çok geç olmuş demektir…”

“Bir millet uyuyorsa uyandırmak kolaydır. Ama uyumuyor da uyuyor gibi yapıyorsa ne yapsanız nafile, uyandıramazsınız.”

Indra Ghandi

29 Mart 2010 Pazartesi


Amerikayı korkutan gerçek
ABD'yi Dize Getiren İlk Büyük Kuvvet

Time Dergisi'nde yayınlanan bir haber Amerika Birleşik Devletleri'nin yıllarca Osmanlı Devleti'ne vergi vermek zorunda kaldığını bir kez daha ortaya koydu. Amerikan Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin başlattığı "Avalon Projesi" çerçevesinde yayınlanan tarihi anlaşma metni bir çok yönüyle ilginç ayrıntıları da gözler önüne seriyor.

Türkçe Anlaşma

Akdeniz'deki Osmanlı Korsan Gemileri'nin saldırılarına maruz kalan Amerika Birleşik Devletleri gemilerini üst üste kaybetmeye başlayınca Osmanlı Devleti ile 22 maddeden oluşan bir anlaşma yaparak bütünAkdeniz'deki faaliyetleri için Osmanlı'ya vergi ödemeye başladı. Ayrıca Cezayir'de bulunan esirlerin bırakılması için de 642.500 dolar "Haraç" ödedi. 5 Eylül 1795 yılında imzalanan ve dili Türkçe olan Dostluk ve Barış Anlaşması'na göre Amerika Birleşik Devletleri tarihinde ilk kez bir devlet tarafından haraca bağlanmış oldu.Türk Dili'nde hazırlanan anlaşma aynı zamanda ABD tarihinde imzalanmış bir kaç yabancı dilli anlaşmadan biri olma özelliği taşıyor.

Amerika'yı Haraca Bağlayan Tek Devlet

Amerika Birleşik Devletleri ya da arşiv kayıtlarımıza geçen adıyla "Memâlik-i Müctemia-i Amerika Devleti"nin başı, Osmanlı’nın Kuzey Afrika'daki Garp Ocakları'yla fena halde dertteydi. Cezayir, Tunus veTrablusgarblı "Resmî Korsanlar" Akdeniz’de kol geziyor, kendileriyle veya doğrudan Osmanlı Devleti’yle antlaşma yapmamış olan veya savaş halinde oldukları devletlerin gemilerini yakalayıp el koyuyor, fidye isteyerek karşı tarafı ekonomik olarak ve moralman çökertiyorlardı. Amerikan gemileri 18. yüzyılın sonlarında Akdenizticaretinin getireceği kazancı hesaba katarak Akdeniz'e yöneldi. Fransa, Akdeniz'deki ticaret gemilerinin güvenliğini sağlamak için Osmanlı'ya yıllık 200.000 İspanyol doları vergi ödemekteydi. Bu miktar İngiltere için de yıllık 280.000 İspanyol doları olarak belirlenmişti. Ancak o yıllarda Amerika'nın Osmanlı Devleti ile imzaladığı bir dostluk anlaşması yoktu. İşte bu yüzden Osmanlı Korsan Gemileri bu sularda dolaşan Amerikangemilerine saldırmaya ve mürettebatını esir etmeye başladılar.

25 Temmuz 1785'te, ABD bandıralı ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı korsanlarınca ele geçirildi. Bu gemi,Boston Limanı'na bağlı Kaptan Isaac Stevens'in idaresindeki Maria idi. Daha sonra Philadelphia Limanı'na bağlı Kaptan O’Brien idaresindeki Dauphin de Osmanlı korsanları tarafından yakalandı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında ise tam 11 ABD gemisi Osmanlılar’ın eline geçti.

ABD kamuoyunda artık iyice büyük bir sorun olmaya başlayan durum karşısında Amerikan Kongresi'nde tedbirler alınması istendi. Kongre, Başkan G. Washington'a bir savaş filosu kurması için 688.000 altın dolarharcama yetkisi verdi. Fakat bu donanma da Osmanlı korsanlarıyla baş edemeyince ABD yönetimi Osmanlı'ya yıllık vergi ödemek zorunda kaldı. 5 Eylül 1795 (21 Sefer 1210) tarihinde, tamamı 22 fasıl ve bir hatimeden mürekkep Dostluk ve Barış Anlaşması'na göre Amerika, Cezayir'de bulunan esirlerin bırakılması için642.500 dolar "Haraç" ödeyecek ve her sene 12.000 Cezayir Altını karşılığı 21.600 dolar "Vergi" verecekti. Anlaşma 7 Mart 1796'da Amerikan Kongresi'nce de onaylandı.

Amerika ve Trablusgarp Beylerbeyliği 7 Mart 1796 yılında Osmanlı ile Amerika arasında imzalanan Dostluk ve Barış Anlaşmasına rağmen yer yer karşılıklı çatışmaya ve birbirlerinden gemi ve esir ele geçirmeye devam ettiler. Gözü kara bir Paşa olan Trablusgarp Beylerbeyi Yusuf Paşa ülkedeki Amerikan temsilcisini yanına çağırtarak elini öptürüp, yıllık haraç miktarını 225.000 dolara çıkardığını ilan etti. Ayrıca çeşitli mallardan oluşan 25.000 dolarlık bir miktarın da buna eklenmesini istedi.

Yusuf Paşa'nın Mektubu

Trablusgarp Dayısı Yusuf Paşa'nın Cezayir Dayısı Mustafa Paşa'ya yazdığı bir mektupta Avusturya'dan bağımsızlığını ilan eden Venedik'in Osmanlı Devleti'ne yıllık vergi verme kararı aldığını ancak Trablus, Tunusve Cezayir'e ne ödeyecekleri konusunda bir bilgi alamadıklarını, İsveç'le varılan anlaşmaya rağmen hâlâ aidatlarını ödemediklerini, savaş güçlerini dünyanın bilmesine rağmen bir tek Amerika'nın kaldığı ve ona da gerekenin yapılacağı bildirilerek, verginin düşürülmesi konusunda Cezayir'in Amerika'ya arabuluculuk yapmaması rica edilmektedir. Amerika'nın asıl dayanak noktasının İngiltere olduğu ve İngilizlerin arabuluculuğunun da asla kabul edilmeyeceği baştan söylenerek Amerika'nın Cezayir önderliğinde getireceği barış teklifinin ise kabul edilebileceği bildirilmiş ve mektuba verilecek cevabın da gizli olarak gönderilmesi istenmiştir:

"Bu defa İstanbul'dan aldığım habere göre Balosyan (Venedik) Avusturya idaresinden çıkıp başlıca Cumhuriyete tahavvül ve teşekkül ederek (bağımsızlığını kazanarak) Devlet-i Aliyye'ye seneviye(yıllık vergi) itası hususuna dahi karar vermişler ancak Trablus, Tunus ve Cezayir ocakları için ne miktar akçe vereceklerine ve bunun hakkında bir lakırdı olup olmadığına dair malumat-ı sahihe (doğru bilgi) alamadım. Zira Nasaranın (Hristiyanların) işi hiledir. Rabbimiz Teala cümlemize nüsret eyleye, çünki asrımız ahir zaman olduğundan Nasara (hristiyanlar) bir sözle durmaz oldular. Hatta İsveç ile verilen karar üzerine seneviyelere (yıllık vergiye) bir kaç keredir ecil ve mühlet verilmiş iken henüz bir akçe tahsil olunamadı. Ve Dersaadette (İstanbul'da) mukim elçileri vasıtasiyle tarafımıza bir oyun edip mücerret Ocağın aidatını itlafa kalkışacaklarını öğrendim. Lakin İsveçliler işbu hüdalarını kuvveden fiile çıkaramazdan mukaddem vurup Rabbimin ianesiyle, teşfie-i sadr etmek efkarındayım. Bunun gibi Amerikalılar dahi isyan sureti göstererek geçende konsoloslarına verdiğim cevab-ı kat'i vechile kariben anları dahi tarümar etmiye âmadeyim. Kuvve-i harbiyemizle kaffe-i milel (bütün milletler) kadr-u haysiyetimizi anlayıp, yalnız Amerikalılar kaldı. Bu defa anlara dahi haddini bildirmek boynuma borç olsun. Ancak bu emelimin tehir ve men'ine taraf-ı valâlarından iltimas emareleri sebep olduğundan uhuvvet-i sahiheye mebni şu sahabetten sarf'ı nazar buyurmaları niyazımdır. Beyâna hacet olmadığı vechile peder-i âlileri merhum Hasan Paşa zamanında Amerikalılar Felemenk konsolosu vasıtasiyle lieclil müsalaha iki yüz elli bin frank vermişlerse de razı olmadığıma binaen muahheren muşarinileyh pederiniz ibramile müsade eyledim. Halbuki elyevm bir para vermeyip taallül etmektedirler. Lütfen merkumların ricasına aldanıp akçe-i mevudenin tenkisini (azaltılmasını) niyaz buyurmayın. Amerikalılar'ın asıl iltica ve istinat eyledikleri İngiltere olup bu vasıta ile akd-i sulha (barış anlaşmasına) bast-ı kaliçe'i rica eyleyecekleri melhuz ise de İngilizluları bu bapta kat'an tanımam, Eğerçi vasıta-yi âliniz ile teklif-i müseleha (barış teklifi) edilir ise kabul olunacağı ve işbu arizamın ceabını gizluce temenni ederim."

Yusuf Paşa ne kadar kararlı olduğunu göstermek ve gözdağı vermek için konsolosun gözü önünde Amerikan gemisinin bayrak direğini kestirdi. Bunun üzerine ABD Başkanı Thomas Jefferson'ın emriyle 4 savaş gemisiyleTrablus sahillerine giden Com. Dole, tehlikelerle dolu 1.200 km uzunluğundaki sahilin gözünü korkutması üzerine savaşmaya cesaret edemeyerek ülkesine geri döndü. Bir yıl sonra, Mayıs 1802’de bu defa 6 gemiyleTrablus Limanı açıklarına demirleyen Amerikan Filosu bir Trablus gemisini batırıp sahili de bombaladı.

Aynı yıl Albay Bainbridge, Trablus’u kuşatmak için harekete geçti ise de kendini Trablusgarp Beylerbeyi Yusuf Paşa tarafından kuşatılmış bulunca Amerika'nın ünlü Philadelphia Savaş Gemisi -içindeki 307Amerikalı subay ve erden oluşan mürettebatıyla birlikte- ele geçirildi. İki yıl Türk Bayrağı'nın şanlı bir şekilde dalgalandığı Amerikan Gemisi, Stephen Decatur'un -bir Türk teknesini ele geçirdikten sonra Osmanlı Askeri süsü verdiği- 74 gönüllüsüyle birlikte Trablus Limanı'na gizlice yanaşması sonucu 15 Şubat 1804’te ateşe verilerek yakıldı.

Philadelphia Gemisi'ni Trablus Limanı'nda yakan 25 yaşındaki Stephen Decatur, göstermiş olduğu bu başarı(!) sonrası Albaylığa atanarak ABD Deniz Kuvvetleri’nin en genç yaşta Kaptanlığa yükselen Deniz Albayı ünvanını elde etti. Ünlü İngiliz Amirali Nelson Amerikan Denizcilik Tarihi'nde önemli bir yer tutan bu olayı duyunca bunu "Çağın En Cesur Eylemi" olarak ilan etti.
Osmanlı deniz akıncıları ise her fırsatta Akdeniz’deki Amerikan gemilerine denizleri dar etmeye devam ettiler. Yaman bir kahraman olan Yusuf Paşa, Amerika ile karşılıklı inatlaşmaya devam etti ve esir edilen Amerikan askerlerini değiş-tokuş etmeye yanaşmadı. Bunun üzerine 3 Eylül 1804’de harekete geçerek Trablus Limanı'nı hedef seçen bir "Amerikan İntihar Gemisi" açılan ateş sonucu amacını gerçekleştiremeden patlatılarak batırıldı.
Amerika Birleşik Devletleri Osmanlı'nın "Garp Ocakları"na Akdenizde'ki faaliyetleri için ödediği yıllık vergiyi1824 yılına kadarödemeye devam etti.
7 Mart 1796 yılında Osmanlı ile Amerika arasında imzalanan Dostluk ve Barış Anlaşması'nın orjinal metninin ilk 3 maddesi ise şöyle:

Osmanlı-Amerika Anlaşma Metni

1. Fasıl

İbtida ki faslın kavi u kararı oldur ki işbu 1210 senesinde hala Merikan Ceziresi Eyaletlerine mutasarrıf dostumuz Corco Vaşinto (George Washington) her biri zebtinam Merika Hakimi ile ocağımız Mahruse-i Cezair-i Garbta Sahib-i Devlet olan Saadetlü Hasan Paşa (Cezayir Dayısı Hasan Paşa) -yesserellahü ma yezid vema yeşa- Hazretlerinin rey ve Asker-i Mansure Ağası ve Kul Kethüdası ve sair Erbab-ı Divan ve cümle Asakir-i Mansure ve Canibinin reayaları ittifakıyla bu sulh ve selahımız ve metin ve muhkem olub sabit olmuştur. Ba'del yevm sulhümüze muhalif ve mugayir ve fasid idicek bir söz kalmamış. Vesselam (Bu anlaşmanın her maddesi selam ile bitmektedir ki bunun anlamı barıştır) Tahriren Fi 21 Safer, Sene 1210.

2. Fasıl

İkinci faslın kavi u kararı oldur ki Merikan Hakimi dostumuzun gemileri gerek büyük ve gerek küçük ve kezalik anların hükmünde olan reayasının gemileri Mahruse-i Cezayir iskelesi veyahut taht hükmünde olan iskelelere varurlar ise adet-i kadim üzere rızklarından ötürü sattıklarında sair İngiliz ve Felemenk sevid bazerkanlarının vire geldüği ve anlara akdolunan gümriği 100 guruşta beş guruş gümrük alına. Ziyade taleb olunmaya. Ve bir dahi budur ki satılmayan rızkların yine gemiye koyup götürmek murad ettiklerinde bir kimesne anlardan bir şey talep itmeye. Ve mezkur iskelelerde bir kimesne anları incidüb alıkomayalar. Vesselam. Tahriren fi 21 Safer 1210.

3. Fasıl

Üçüncü faslın kavi u kararı oldur ki Merikan Hakimi dostumuzun gerek korsan ve gerek bazargan ve gerek Cezayir'in korsan ve bazargan gemileri ruy-i deryada birbirlerine rastgelüb buluştuklarında aramaktan ve birbirlerin incitmekten beri olup rivayet ve hürmet ile birbirlerinden yollarına gitmeden bir kimesneye mani olmaya. Ve biri dahi budur ki içlerinde herkangı cins olursa olsun yolcu oldukta rızkları ve malları ve eşyalarıyla her ne canibe giderler ise birbirin incidüb bir şeylerin almaya ve bir yere götürmeyeler ve eğtendürmeyeler ve hiçbir vecihle birbirlerine zarar u ziyan itmeyeler. Vesselam. Tahriren fi 21 Safer 1210.

Treaty of Peace and Amity Signed at Algiers September 5, 1795
Sign'd


VIZIR HASSAN BASHAW JOSEPH DONALDSON
Jun

6 Mart 2010 Cumartesi


Şaşırdım kaldım işte!..

Sözde senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla
Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla
Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarlarla
Karşıma çıkıyorsun en serin minbatlarla
Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla
Yüreğimin başına noktalarla hatlarla
Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla
Sözde senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla

Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle
Öldür bendeki beni sonra dirilt kendinle
Çarpsan kara sevdayı en azından yüzbinle
Nasıl bağlandığımı anlarsın kemendinle
Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle
Ama her dafasında geri döndüm seninle
Hangi düğüm çözülür nazla sitemle kinle
Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle

Şaşırdım kaldım işte bilmemki nemsin
Bazan kızkardeşimsin bazan öpöz annemsin
Sultanımsın susunca; konunşunca kölemsin
Eksilmeyen çilemsin
Orada ufuk çizgim burada yanım yöremsin
Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin
Çaresizim çaremsin
Şaşırdım kaldım işte bilmemki nemsin.

Yavuz Bülent BAKİLER

1 Mart 2010 Pazartesi


A D A L E T

Aslan, kurt ve tilki ava çıkarlar. Bir geyik, bir koyun ve bir de horoz avlarlar. Aslan, kurda:
- Şimdi bunları adaletle paylaştır, der. Kurt:
- Ey avcıların sultanı!.. Bundan kolay ne vardır... Geyik sizin, koyun benim, horoz da şu zavallı tilkinindir.
Aslan, gök gürlemesini andıran bir sesle kükrer. Bir pençe darbesiyle kurdu, kan revan içinde yere serer. Tilkiye dönüp:
- Tez sen paylaştır, der. Tilki:
- Ey yiğitler ülkesinin tek hükümdarı!.. Koyun sabah kahvaltınız, geyik öğle yemeğiniz, horoz ise sultanıma çerezdir. Aslan:
- Aferin sana! Bu adaletli taksimi kimden öğrendin? Tilki:
- Şu yerde yatan kurt kardeşten öğrendim!...

(Kurd'un adaletinin olmadığı bir ülkede huzur da düzen de olmaz. O ülke devlet olmaz)

26 Ocak 2010 Salı


AĞLAMAK İÇİN GÖZDEN YAŞ MI AKMALI?


Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?

Victor Hugo


SEN SEN SEN

Bir dağbaşı yalnızlığı yaşıyorum yeniden.,
Dağbaşı yalnızlığı ölümden beter.
Hiç kimse aramasa sormasa beni
Sen gelsen yeter..

Huzur ellerinin güzelliğidir.
Gözlerin karşımda mutluluk denizi.
Her sabah soframızda ekmeğimizi
Sen bölsen yeter..

Yüreğim seninle yaylalar kadar serin
Ne bir çizgi hasret, ne bir nokta gam
Yayla dumanı gibi gözlerime her akşam
Sen dolsan yeter..

Bende çaresizlik sonsuz kördüğüm.
Bende sabır sende naz..
Gündüzünden vazgeçtim düşümde biraz
Bir yüz görümlüğü sen olsan yeter..

Duymasa da hiç kimse şâir gönlümün,
Sende karar kıldığını…
Ve içimin şerha şerha yarıldığını,
Sen bilsen yeter..

Bir gün duysan bittiğimi, tükendiğimi..
Çıkıp gelsen uzaklardan korkulu ürkek..
Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek,
Eğilsen yeter…

Yavuz Bülent Bakiler

15 Ocak 2010 Cuma

BİR DOST...

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...
"Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;"
Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.Kucaklamalı seni güvenli kolları,
...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...
En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...
Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş...
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş...

Can Dündar

14 Ocak 2010 Perşembe

Evli bir erkek başka birine aşık olabilirmi?

Bal gibi olur....
Önceleri “hayır, olmaz”cevabı verirdim bu soruya.
Sadece bekar erkekler aşık ola bilirdi bana göre.
Evli erkek sadece karısına aşık olabilirdi. “Böyük lokma ye, böyük söz konuşma” demiş atalarımız. Böyük konuştum başıma geldi. Şimdi “Elbette canım, tabiki evli erkeklerde aşık ola bilir” felsefesinin en ateşli savunucuyum.
Evet, evliyim ama itiraf etmeliyim ki, başka bir kıza aşığım... O kadar güzel ki anlatamam... Kömür gibi gözleri, hilal gibi kaşları, ince uzun kirpikleri, bembeyaz teni var. Hele o iki yanağındakı qamzelerine bayılıyorum. Bakışları servete, gülüşü dünyaya bedel. Elimde değil, seviyorum.
Aşk; ne uyruk, ne dil ne de medeni durum dinlemiyor. Daha önce acımasızca eleştirdiğim evli erkekleri şimdi daha iyi anlıyorum.
Ona olan sevgimi, tutkulu aşkımı ifade edecek kelime bulamıyorum. Kara sevda bu olsa gerek. Ama ben bu sevdanın kara olduğunu düşünmüyorum. Bembeyaz, rengarenk, tıpkı ay gibi gökkuşagı gibi...
O da beni çok seviyor. Yanımdan ayrılmak istemiyor. Sürekli beraber olalım istiyor. Birlikte çok iyi vakit geçiriyoruz. Onu mutlu etmek için bin bir türlü komiklikler yapıyorum, birlikte gülüşüyoruz. Bazen ben mi onu, o mu beni çok seviyor bilemiyorum. Ama qaliba ben daha çok seviyorum.
Bunu bütün dostlarım biliyor ve bana saygı duyuyor. Eşim de herşeyin farkında... Birbirimize olan aşkımızı oda biliyor. “Evet evet” yanlış duymadınız, o da biliyor.
Ve karımda benim kızıma olan aşkıma sayğı duyuyor:

Yusuf Ziya ERARSLAN.

17 Aralık 2009 Perşembe


Y A R A D I L I Ş
AŞIK HÜSEYİN ŞEMKİRLİ

Bir adam ki, senle ülfət eylese,
Yeğin onun asıl Zati yahşıdır.
Namərd sana kuzu-pilav yedirsə
Merdin kara muhabbeti yahşıdır.

Eziyet çekerim akortsuz sazdan,
Ver, Kurtul elinden Nezir, niyazdan,
Söylegen garıdan, Gezegen kızdan,
Güləgən gelindən lotu yahşıdır.

Aşık olan sözünü söyler baştan,
Sallabaş adamdan, yüreyi daşdan,
Bednezer komşudan, bedcins yoldaşdan
Kadir bilenlerin iti yahşıdır.

Aşık Hüseyin dər kəlməyi teldən,
Dersimi almışam elifden, be'den.
Bezeksiz otakdan, güzəlsiz köydən
Çölün, mezarlığın otu yahşıdır.

27 Eylül 2009 Pazar

ÜÇ ALTIN SÖZ

Rızkını temin etme peşinde, bir adamca­ğızın yolu gurbete düşmüş. Düğününün hemen sonrasın­da geldiği diyar-ı gurbette gece dememiş, gündüz deme­miş, çalışmış.
Geride bıraktığı yeni gelinin hayali ciğerini yaka dursun, bu ev parası, şu arsa parası, öbürü mal melal için derken, adamcağız tam on sekiz sene kalmış gurbet elde. O devrin parasıyla da üç bin akçe biriktirmiş. Cümle ihtiyaçları karşılayıp, ufaktan bir iş kurmaya da yeter bu para, diye düşünerek, memleketine gidecek ker­vanın yolunu gözlemeye başlamış.
Nihayet vakit gelmiş, parasını koynuna saklayıp, aldığı hediyeleri devesine yüklemiş, bin bir hayalle ker­vana katılmış, düşmüş yollara.

Üç beş gün gittikten sonra, kervanın konakladığı bir kasabada meşgale olur, hasretini dindirir diye çarşı­yı dolaşmaya çıkmış. Zaman geçsin diye sağa sola bakıp dolanırken, biraz öteden gelen bir ses dikka­tini çekmiş:
- 1000 akçeye bir söööz, 1000 akçeye bir söööz...
Kendisinin canını dişine takıp altı senede kazan­dığı paraya bir tek sözü satıyorlar! Ne garip adamlar var şu dünyada, demiş kendi kendine, kim bir söze 1000 ak­çe verir ki?..
Önce üstünde durmamış adam. Lâkin kervana doğru yola koyulduğu sırada bir merak ateşi düşmüş içi­ne, kafası karışmış:
Acaba nasıl bir söz bu? 1000 akçe istediklerine göre kim bilir ne kadar kıymetlidir!.. Boşveeer, söz değil mi hepsi hepsi? Altı sene çalıştım, dile kolay altı sene o para için ben... Müşterisi olmasa bu adam da bu işi yap­maz ki canım... Evi yapıp işi kurmaya 2000 akçe de ye­ter, toprağı biraz az alıveririm. Acaba bu söz ne ki?..
Böyle kendi kendine söylene söylene söz satan adamın yanına kadar gelmiş, 1000 akçeyi uzatıp, söyle demiş, o sözü ben alıyorum. 1000 akçeye bir söz satan adam yaklaşmış bizimkinin kulağına, kimselerin duya­mayacağı bir sesle fısıldamış:
- Kaderde ne varsa o olur...
Sözü duyunca rengi atmış, benzi uçmuş garibin, ben bunu zaten biliyordum diyememiş. Neyse... Ha­yal kırıklığına rağmen aldığı sözü bir mücevher gibi 2000 akçesinin yanma koymuş, kervana doğru yürümeye koyulmuş. Adamcağız tam çarşıdan çıkacakken, biri­nin daha şöyle bağırdığını işitivermiş:
- 1000 akçeye bir söööz, 1000 akçeye bir söööz...
Kendine kızmayı bırakıp, bu kasabaya, bu çarşı­ya, bu adamlara söylenmeye başlamış. Başlamış ama merak bu kez ümitlerin bohçasına sarılarak düşmüş yü­reğine. Kaybetmenin acısı kazanma arzusuyla birleşince akıl terk eder sahibini. Bizimkinin aklı da, bu sebeple ol­sa gerek, terk etmiş onu.

Belki bu defa bu paraya değecek bir sözdür... 1000 akçem gitti zaten... Oturduğumuz ev de fena değil aslında... Köy yerinde bin akçe neyimize yetmiyor... Derken, uzatmış parayı, söyle bakalım efendi, demiş, neymiş bu kadar değerli söz?
Parayı alan adam, kimsenin dinleyip dinlemedi­ğini kolaçan ettikten sonra sözünü söylemiş:
- Beyim, gönül neyi severse güzel odur...
Eski zaman hikâyelerine aşina iseniz, kalan 1000 akçenin de bir başka söze verildiğini tahmin etmekte güçlük çekmeyeceksiniz. Uzatmayalım, bizimkinin son 1000 akçesini de koynundan pır diye uçuran son söz de şöyleymiş:
- Her şeyin bir vakti vardır, hiçbir şey aceleye gelmez...

On sekiz senede kazandığını üç söze veren adam­cağız, memlekete döndüğümde kime ne söylerim, diye düşünceli düşünceli yürürken, bir kuyunun başında top­lanmış kalabalık dikkatini çekmiş. Biraz daha yaklaşınca, kalabalığın arasındaki tellalın sözlerini duymuş:
- Ey ahali, duyduk duymadık demeyin! Bugüne kadar bu kuyuya girip sağ çıkan olmadı, bunu başarabi­lene padişahımız ağırlığınca altın verecektir!..
Kalabalıktan, o kuyunun halkın tek su kaynağı olduğunu, kuyudaki canavarın suyu kesip, aşağı inmeye cesaret edebilenleri öldürdüğünü öğrenmiş ki, o anda aklına satın aldığı ilk söz gelmiş: 'Kaderde ne varsa o olur.'
- Ben o kuyuya girerim, diye haykırmış kalabalı­ğı yararken.
Beline bir ip bağlayıp aşağıya salmışlar adamca­ğızı. Aşağı indiğinde, belindeki ipi çözüp başını kaldır­mış ki ne görsün? Yerlerde insan kemikleri, karşıda dev bir ejderha, ejderhanın sağında güzeller güzeli bir hatun, solunda çirkin mi çirkin bir kurbağa... Garibimin kork­masına bile zaman tanımadan haykırmış ejderha:
- İnsanoğlu, insanoğlu! Söyle bakalım, kadın mı daha güzel, kurbağa mı?
Adamcağız korkudan titreyerek tam kadın güzel diyecekmiş ki, birden satın aldığı ikinci söz gelmiş aklı­na. Kekeleyerek:
- Gönül neyi severse güzel odur, deyivermiş.
Bu cevaptan çok memnun kalan ejderhanın kah­kahaları kuyunun başındakilere kadar geldiğinde, bizim­ki ejderhadan kimseyi öldürmeyeceğinin, suyu bıraka­cağının sözünü çoktan almış bile. Meğer kurbağanın gö­züne aşık olan ejderha, kadının güzelliğini duymaya tahammül edemediği için insanların canına kast etmekte, sularına el koymaktaymış.
Padişahtan ağırlığınca altını alan adam, güle oynaya evinin yolunu tutmuş. Keyifle mu­habbetle dere tepe düz olmuş, memleketine vasıl olmuş. Nice bin hayalle evine varmış. Kapıyı çalmadan evvel pencereden içeriye şöyle bir göz atmış ki, ne görsün! Karısı bir civanla göz göze, diz dize oturuyor sedirin ba­şında.
O anda feleği şaşmış adamcağızın. Ben bunca se­ne bunun için mi sefil-perişan oldum, deyip çekmiş han­çerini, dalmış kapıdan içeri. Fakat Hakk'ın hikmeti, o anda satın aldığı üçüncü söz gelmiş hatırına: 'Her şeyin bir vakti vardır, hiçbir şey aceleye gelmez.' Duraklamış, hançeri kınına sokup:
- Hayırdır hanım, kim bu delikanlı? Kadıncağız senelerdir yollarını beklediği kocasına dönmüş:
- Hani sen giderken... demeye kalmadan deli­kanlı babasının ellerine çoktan sarılmış bile.

25 Eylül 2009 Cuma


ŞOFÖR

Sokaklarda sefâlet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı? İşsizlik yaygındı. Çevresi de perişandı. Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu. Yaklaşıp direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi. – Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumu lekelenmemden korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.
Beklenmedik bir anda gelen bu “Allah rızası için yardım” talebi zaten kıt-kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı. Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına; ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksinin dört lastiği de kabaklaşmıştı. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da ikaz etmekten geri kalmıyordu:
– Ne zaman değiştireceksin bu lastikleri? Birazcık geç kalsan, aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle?’ diye korku içinde bekliyorum.
O an için nefsi ve şeytan birlik olup vesvese vermeye başladılar:
– Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza, git yoluna!
Fakat imanı ve vicdanı da şöyle sesleniyorlardı:
– Para dediğin şey böyle gün için lazım olur. Belli olmaz Allah’ın rızasının nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir. Çocukları aç durumda, Onu namusunu kirleterek, para kazanma zorunda bırakmamalısın.
Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki lastik parasını tümüyle kadıncağıza uzatarak:
– Al bacım, namusunla yaşa. Bu para bir müddet seni idare eder. Sonrasında da Allah başka sebepler halk eder! Dedi. Minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken kadının:
– Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın! duasını duydu. Gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep (amin) dedi.
Akşam eve gelince beklediği soruyla yine muhatap oldu.
– Hâlâ değiştirmemişsin lastiklerini...
– Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek... diyerek geçiştirdi.
Bu geçiştirme işi birkaç gün devam etti. Bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, “Bu defa ne diyeceğim?” diye düşünürken beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı. Hanım kendisine adres yazılı bir kağıt uzattı, sonra da şöyle dedi:
– Bugün bir lastikçi geldi, şu adresi verdi. “Yarın bana mutlaka gelsin, lastiklerini değiştireceğim” deyip gitti. Al şu adresi. Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Lastikçi:
– “Sen o musun?” deyip şoförün boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:
– Tam üç gündür Resûlüllah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana, "Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol" buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki Resûlüllah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?

HIZIR ALEHİSSELAM NASIL GÖRÜLÜR?

Sultan II. Mahmud Han zamanında yaşlı bir kadıncağız duymuş ki, Hazreti Hızır her gün yatsı namazında, Yeni Câmî'de görülürmüş. Kendisi de zâten Hızır Aleyhisselâm'ı görmeyi öteden beri çok istermiş. Duyduğu söz üstüne ertesi gün kocasına durumu bildirip, ondan izin alarak yatsı namazına Yeni Câmî'ye gitmiş. Namaz çıkışında, avluda bir kenara çekilmiş ve başlamış çıkanlara dikkatli dikkatli bakmaya.
O pür dikkat çıkanları tâkip ederken, karşısından bir yaşlı amca çıkagelmiş.
- Neye bakarsın hâtun?
- Dediler ki, bu câmîde her gece Hızır Aleyhisselâm görünürmüş. Onu görmeye geldim.
- Peki onu görsen nasıl tanıyacaksın?-Bilmem.
- O zaman buradan geçse, sen onu tanıyamazsın.-Doğru, nasıl da akıl edemedim.
- Bak öyleyse, sana onu nasıl tanıyacağını öğreteyim.
- Olur-Arkamdaki câmîyi görüyor musun?
- Evet-Işıklarına bak. Söndü mü şimdi?
- A evet, söndü.- Şimdi bir daha bak, ışıklar tekrar yandı mı?-Baktım. Evet şimdi de yandı.
-Peki öyleyse. İşte aynı böyle, arkasında duran câmînin ışıklarını olduğu yerden kıpırdamadan yakıp söndüren birisini görürsen, işte o Hızır'dır.

- Doğru mu?
- Doğru
- Hay Allah râzı olsun, demiş ve kadın beklemeye devâm etmiş.
Herkes dağıldığı halde, târife uygun kimse çıkmamış. Bizimki de mahzun eve dönmüş. Kocası sormuş:
- Gördün mü Hızır Aleyhisselâm'ı?
- Yok, göremedim.
- Vah vah.
- Olsun, göremedim ama, nasıl görülür çok iyi öğrendim.

BANA SORAN OLDU MU?


"Dünya bir imtihan salonudur. insan ise, sınanmaktadır, diyorsunuz. Allah bana sormadan karar vermiş ve beni yaratmış. Belki de ben var olmak istemeyecektim... Buna ne dersin?"

- Allaha inanıyor musun?
- inanmıyorum!
- Öyleyse bu soruyu sormaya hakkın yok.
- Neden?
- Çünkü, iman etmeyen bir kimse, inanmadığı birinin kendisini dünyaya getirdiğine ve imtihan ettiğine de inanmaz, inanmamalı. Mantık bunu gerektirir. Aksi halde çelişkiye düşmüş olur. Sana doğrudan sual konusunu anlatmaya çalışmak abesle iştigaldir. Önce Allaha iman meselesini konuşmamız gerekir. Kabul edersin veya etmezsin, bu sana kalmış.
- Ya, Allaha ve onun beni imtihan için yarattığına inanıyor, ama yine de bu soruyu soruyorsam..?
- O zaman, bu sorudan yaratıcının hükmüne razı olmamak gibi bir isyan manası çıkar.
- Evet, diyelim ki ben inananlardanım, ama yine de soruyorum. Bana niçin, var olmak istiyor musun, diye sorulmadı?
- Sana bu soru sorulamazdı, çünkü henüz sen yoktun. Olmayan birine soru sorulamaz. Yok olan var olamaz ki, soru sorulabilsin. Yokluktakinin ne aklı vardır anlayacak, ne duyguları vardır hissedecek, ne de dili vardır söyleyecek.
- Soru sormak için yaratabilirdi...
- Evet yaratabilirdi ve sen var olurdun. O zaman, yaratmış olduğu bir varlığa, "Seni yaratmamı ister misin?" diye sormanın hiçbir anlamı olmazdı. Zaten yaratmış sen de var olmuşsun, niçin sorsun, bu aşamadan sonra sormanın ne anlamı olur.
- Benim fikrimi almadan var etmesi bir haksızlık değil mi?
- Asla! Sen yoktun ki, hakkın var olabilsin. Olmayan birinin hakkı da olamaz. Düşünsene, sen, ancak var edildikten sonra "sen" oldun da "benim hakkım" diyebiliyorsun. Kaldı ki, var olmak en büyük nimetlerden biridir, bunu niçin anlamak istemiyorsun! Bütün iyilikler ve güzellikler varlıktan gelir. Bütün çirkinlikler ve kötülükler yokluktandır. Zenginlik varlıktır, fakirlik yokluk, malı olmayana fakir denilir, olana değil. Sıhhat varlıktır, hastalık yokluk, yani sıhhatin yokluğu. Afiyet varlıktandır, musibet yokluktan, yani afiyetin yokluğundan. Bu örnekleri uzatmak mümkün...
- Bana, imtihan sonunda cehenneme gideceğim söylenseydi, ben hemen o anda yok olmak isterdim...
- Sana cehenneme gideceğin söylenemezdi, çünkü bu durumda imtihanın anlamı kalmazdı. Sınıfta kalacağını kesin olarak bilen bir öğrenci sınava bile girmek istemez. Nitekim şimdi de hiç kimse cennete mi, cehenneme mi gideceğini bilmiyor.
Seni dünyaya gelişine pişman eden ne? Sahip olamadıkların mı? Başına gelen belalar, musibetler ve hastalıklar mı? Bunların hepsi gelip geçicidir. Böyle olmasa bile, dünya hayatı sayılı günlerden ibaret olduğu için, ondaki kötü haller de geçip gidecektir. Hem de bu dünya da iyilikler, güzellikler asıl, kötülükler ve çirkinlikler ayrıntıdır. Niçin hep yok olanlara, sana gelen kötülüklere ve çirkinliklere bakıp duruyorsun, bir de sahip olduğun güzelliklere bak. Varlık, hayat, insanlık gibi büyük nimetleri tattın. Gerçi sahip olmadığın güzellikler de var, ama bir de senin olanlara baksana!
Şunu da düşün ki, sana gelen ve hoşuna gitmeyen haller senin itirazınla yok olacak değiller. Bu isyanınla yok olacak bir tek şey var, o da senin imanındır, yani sana ebedi saadet kapısını açacak olan anahtarın.
Seni isyana ve itiraza sevkeden sebeplerden biri de şu: Günahlara dalmışsın, bu dünyada ilahi emirlere tabi olmak istemiyorsun, nefsinin arzuları peşinde koşmak istiyorsun, ama cehennem azabından da korkuyor, onu her fırsatta hatırlıyor, acı çekiyorsun.
Allah ile savaşacağına nefsinle savaş, onu ıslah etmeye çalış. Tevbe kapısı her zaman açık, oradan girmeye ne mani var? Tevbe suyuyla yıkan da temizlerden ol, günahlarla zaten kirlenmişsin, bir de isyana bulaşıp iyice kararma!
Evet, bu dünyaya isteyerek gelmedin, isteyerek de gitmeyeceksin. Getiren getirmiş, götüren götürüyor. Gitmek istemeyince burada kalacak değilsin. Şu halde seni yaratanın iradesine tabi ol, iman et ve rahatla. Başka çıkış yolun yok, tek gerçek bu, anlamıyor musun!"

24 Ağustos 2009 Pazartesi


K I R M I Z I P L A K A

"Polisler bizi tanımıyor, normal vatandaş gibi durduruyor" diye onuru kırılan AKP milletvekilleri "TBMM" yazılı kırmızı plaka istemiş... TBMM Başkanı da, "bu vahim adaletsizliğin" derhal düzeltilmesi için çalışma başlatmış.

E bakıyoruz... Vazgeçtik kendimizden; 14 senedir milletvekili, 7 senedir de iktidarda bakan olan TBMM Başkanı’nın annesinin köyünde bile su yok hálá!

O nedenle..."TBMM" yazmak doğru olmaz.

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun ulan!" yazılmalı o plakalara...
Ön cama "Hamili plaka yakinimdir" kartı, arka cama "Devlet malı deniz, binmeyen keriz" kartı yapıştırılmalı.
Özel yollar yapılmalı mesela...
Sadece vekillerin gideceği. Özel otoparklar yapılmalı.
Birer saltanat kayığı verilmeli.
550 tane uçak alınmalı... Haliyle, birer kaptan ve birer pilot tahsis edilmeli.
Ambulans gibi siren takılmalı. Şöyle pat pat dalgalanmalı bi flama aynasının yanında...
Aslına bakarsanız, kırmızı plaka da yetmez,
Cemil İpekçi tasarlamalı, komple kırmızı takım elbiseler giymeli milletvekillerimiz...
Asansörde öncelik tanınmalı.
Birer jetski, birer tren verilmeli.
Birer tane de inek verilmeli, ki, hem sütü de avantaya getirsinler, hem de insan haklarını yerinde incelemek için Hindistan’a giderlerse sıkıntı çekmesinler.
Tabii diyeceksiniz ki:"Makam arabalarını unuttun!" Unutmadım.
Makam arabası tahsis etmeye gerek yok çünkü... Gözünün önündeki bunca rezalete rağmen hiç sesini çıkarmadan "nereye çekersen oraya gittiğine" göre... "Çek şuraya, çek buraya" diyerek, direkt milletin sırtına binmeli vekil.
Hatta, o "TBMM" yazılı kırmızı plaka bunları destekleyenlerin götüne takılmalı ki, bunları desteklemeyenler de bilsin, kimin sayesinde sağlanıyor bu geçiş üstünlüğü.

Yılmaz ÖZDİL
Hürriyet Gazetesi, 25 Ağustos 2009, Salı


HER DEVLET ADAMI
BU KADAR CESUR OLSA

Yıl 1934… O dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ankara Ulus’ta. Bakan ise Niğdeli Abidin Özmen’dir. Bir gün makamında çalışırken, Atatürk’ün yaveri ellerinden tuttuğu iki fakir çocukla bakanın karşısına gelip, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün mektubunu uzatır.
Sayın Bakan, Yaveri ve çocukları nezaketli bir tavırla oturtup, yaverin uzattığı mektubu açıp okumaya başlar. Mektupta "Sayın Bakan, size gönderdiğim bu fakir çocuğu devlet yatılı okullarından birine ücretsiz olarak kayıt yaptırmanızı rica ediyorum" diye yazmaktadır.
Sayın Bakan hemen emrin yerine getirilmesi için, Orta Öğretim Genel Müdürünü arar. Genel Müdüre, "Bu çocukları Haydarpaşa Yatılı Lisesi’ne kayıt ettir. Üç senelik kayıt paralarını da peşin al, Mustafa Kemal adına da makbuz kestir ve makbuzu bana getir" der. Emir yerine gelir. Çocuklar kayıt edilir. Bakan Özmen, makbuzları bir zarfa koyup, içine de bir not yazıp, Mustafa Kemal’e ulaştırması için Cumhurbaşkanlığı yaverine verir.
Mustafa Kemal emrin yerine getirilmesinden mutludur. Zarfı açar ve içindeki notu okur. Yazılan notta:
"Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le gönderdiğiniz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için, bu çocukları fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme; hem yasalarımız, hem de mantığım izin vermedi. Çocukların Haydar Paşa Lisesi’ne kaydını yaptırdım. Çocukların üç yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum" yazmaktadır.
Atatürk hemen Başbakan İsmet İnönü’yü arayarak, "Bak senin Bakanın bana böyle yaptı" deyip yazıyı İnönü’ye de okur. İnönü "Ayıp etmiş" diyerek, Atatürk’ün gönlünü almaya çalışır.
Atatürk, "Yok, özür dileme, keşke her devlet adamı bu kadar cesur olsa" deyip konuyu kapatır.
Bu anı, Bakan Özmen’in yeğeni olan Mimar Rahmi Özmen tarafından yazar ve gazeteci Vahap Okay’a anlatılır. O da 15 Eylül 1985 tarihinde yayımlar.
Bugün özlediğimiz, bir türlü göremediğimiz; dürüst, vicdanlı,cesur gerçekten devlet adamı tipi de bu değil mi?

29 Mayıs 2009 Cuma

ZЕHİRLİ ЕKMЕK
"Her ne doğrarsan aşına, o çıkar karşına." Atasözü.


Sık sık evinin kapısını çalıp birşeyler dilenen ka­dından bıkıp, oldukça rahatsız olan evin hanımı, bir gün yine aynı dilenci kapısını çaldığında ondan kurtulmaya karar verir.
Dilenciye biraz beklemesini söyleyip mutfaktan bir ekmek alır ve ortasından ya­rarak arasına peynir, zeytin yerleştirir. Tabii bu ara­da arasına haşarat öldürmede kullandığı kuvvetli ze­hirden dökmeyi de ihmal etmez.
Dışarıya çıkıp ekmeği dilenciye uzattığında, ka­dın: "Allah razı olsun" deyip evden ayrılır. İyice acıkan kadın bir caminin avlusunda biraz önce kendisine verilen ekmeği çıkarıp tam yiyeceği esnada elini yüzünü yıkamakta olan bir askerin ken­disine baktığını görür. Askerin halinden, yoldan gel­diği ve yorgunluğu anlaşılmaktadır.
Dilenci, askerin bakışlarından onun aç olduğu manasını çıkarmıştır. Gencin haline acı­yan kadın, ekmeğin hepsini askere buyur eder ve ora­dan uzaklaşır.
Dilenci kadının verdiği ekmeği iştahla yiyen as­ker, çok geçmeden acıyla kıvranmaya başlar. Bir müd­det sonra camiye gelen cemaat yerde kıvranan gencin kimin nesi olduğunu sorup öğrendikten son­ra alıp evine götürürler. Evin hanımı, aylardır bin bir ümitle terhisini bek­lediği yeni terhis olmuş oğlunu perişan vaziyette kar­­şısında görünce çırpınmaya, dövünmeye başlar.
Biraz zaman geçip de sakinleşen kadın, oğluna ne olduğunu, niçin kıvrandığını sorup öğrenmeye ça­lışır. Delikanlı biraz önce cami avlusunda bir dilenci kadının kendisine ekmek verdiğini, onu yedikten son­­ra bu hale geldiğini söyleyince, kadın ona ver­di­ği ekmeği hatırlar ve başından aşağıya kaynar sular dökülür. "Ben ne yaptım?" diye dövünmeye başlar ama iş işten geçmiştir.
Arslan gibi delikanlı oracıkta hayata gözlerini yumar.
DUАNIN GÜCÜ
(DUA BİZЕ HİÇBİR MALİYETİ OLMAYAN BEDAVA BİR HEDİYEDİR)

Çok fakir bir kadın, manava girer. Dük­kan sa­hibine mah­çup bir şekilde yaklaşır. Kocasının çok hasta ol­du­ğunu, çalışamaz duruma düştü­ğü­nü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kal­dıklarını ve yi­yeceğe ihtiyaçları ol­duğunu söyler. Manav ona ters bir şe­kil­de bakarak der­hal dük­kanını terk et­mesini ister.
Ka­dın aile­sinin ihti­yaç­larını dü­şü­ne­rek:
- Lütfen efen­dim, paramız olur ol­maz getirip, bor­­­cumu ödeyeceğim.
Mаnаv, bir kredi açamayacağını söyler. O sı­rada dük­kanın dışında bekleyen bir müşteri, içe­­ri girerek:
- Ben o kadının almak istediklerine ke­fi­lim, istediklerini ver der. Bunun üze­rine manav, çok isteksiz bir şe­kil­de kadına döner ve bir alışveriş listen var mıydı? diye so­rar. Kаdın
- Evet efen­dim" der.
- Şimdi onu terazinin şu kefesine koy, onun ağırlı­ğınca diğer kefeye istediklerinden koyaca­ğım! Kаdın bir an duraksar, çantasını açarak üze­rine bir şeyler karalanmış bir kağıt parçasını ma­na­vın ken­disine gösterdiği kefeye bırakır. Ma­nav ve diğer müşte­rinin gözleri terazinin ke­fe­si­ne di­kilirken ha­y­retle bü­yü­müştür. Inanılacak gibi de­ğil­di. Müş­teri, ma­nava gülerken manav çoktan di­ğer kefeye eline ge­çeni doldurmaya baş­la­mış­tır ama nafile, diğer ke­fe­yi yerinden bile kı­pır­da­tama­mış­tır.
Terazinin kefesi artık üzerinde­ki­leri almayacak ka­dar dolduğunda çaresiz hep­sini bir torba­ya doldurarak kadına verir. Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çiziktirilmiş ka­ğıdı eline alır ve okur. Bir de bakar ki orada bir alışve­riş listesi yoktur. Sadece bir dua yazılıdır. "Allahım, neye ihtiyacım olduğunu sen bilir­sin, ken­dimi senin ellerine teslim ediyorum."
Manav taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür. kа­­dın kendisine teşekkür ederek dükkandan ay­rılır. Müşteri mаnаvın eline bir elli dolarlık tutuştururken: “Her kuruşuna değdi” der. Daha sonra mаnаv terazisinin kefeleri­nin kı­rılmış olduğunu görür. Bu nedenle duanın ne kadar ağır çektiğini sadece Аllаh bilir.
BİR SААTİN BEDELİ

Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken buldu. Çocuk babasına:
- Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun? dedi. Yorgun eve gelen adam,
- Bu seni ilgilendirmez, dedi.
- Babacığım, lütfen bilmek istiyorum dеyince:
- İlla ki bilmek istiyorsan 20 lirа kazanıyorum dedi. Bunun üzerine çocuk:
- Peki bana 10 lira borç verir misin? diye sor­du. Adam iyice sinirlendi:
- Benim, senin saçma oyuncaklarına veya ben­­­zeri şeylerine ayıracak param yok, hadi derhal odana git ve kapını kapat. Çocuk se­s­sizce odasını çıkıp kapısını kapattı.
Аdam bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşündü. Аradan birаz zаmаn geçtikten sonra sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sor­madığını düşündü. Bel­ki de gerçekten la­­zımdı. Çocuğun odasına çıktı. Yatağında olan çocuğa:
- Uyuyor musun?
- Hayır.
- Al bakalım istediğin 10 lirа. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm, uzun ve yo­rucu bir gün geçirdim dedi. Çocuk sevinçle hay­­kırdı:
- Teşekkür ederim babacığım.Yastığının altından diğer buruşuk paraları çı­kardı, yavaşça paraları saydı. Bunu gören adam iyice sinirlendi:
- Paran olduğu halde neden benden para is­tiyorsun? Çocuk:
- Ama yeterince yoktu, Paraları ba­basına uzatarak:
- Işte 20 lirа, 1 SAATİNİ BANA AYIRIR MI­SIN? dedi...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Hz. АLİ’NİN CÖMЕRTLİĞİ

Hz. Ali hurma bah­çesinde akşama kadar ça­lış­mış, akşam da deve­sinin üzerine bir çuval hur­ma yük­leyerek evinin yolunu tutmuştu.
Devenin yuları, yar­dımcısı Kamber'in elinde, ken­­­disi de önde gidiyordu. Medine'nin içine girdiklerinde yolun kenarından bir ses geldi. Yoksulun biri elini açmış sızlanıyordu:
- Ne olur Allah rızası için!... diyordu.
İşte bu sı­rada sesi duyan Hz. Ali ile arka­dan deveyi getiren Kamber arasında şu konuşma geçti.
Hz. Ali soruyor:
- Kamber ne istiyor bu yoksul?
- Hurma istiyor Efendim!
- Ver öyleyse!...- Hurma çuvalda Efendim!
- Çuvalla ver öyle ise!...
- Çuval da devenin üzerinde!...
- Deveyle ver öyle ise!...
Emri yerine getiren Kamber der ki: Devenin ipi de benim elimde demekten korktum. Çünkü beni de deveyle birlikte yoksula vermekte tereddüt etmeyebilirdi.

KIZIMI KİMЕ VЕRЕYİM

Merv şehri kаdısının bir kızı vardı.
Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevki sаhibi kimseler bu kızı isteyince, hiç birine vermedi. Bu zаtın Mü­bаrek adlı, bağına bahçesine bakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk be­reket gelmişti. Efendisi: Mübаrek'ten üzüm is­te­yince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel ol­ma­sına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. Efendisi;
- Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten ken­dini alamadı. Mübаrek.
- Efendim! Ekşisini tat­lısını bilmiyorum! diye cevap verdi. Bağ sаhibi;
- Süb­hanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun diye çı­kıştı. Mübаrek onları yemekle değil korumakla va­zifeli ol­duğunu biliyordu. Efendisi. "Niçin onlardan ye­me­din?" deyince; "Siz benden bağınızdaki mey­velerin muhаfazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp ye­mem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir mi­yim?" cevаbını verdi.
Efendisi böyle bir hаdiseyle ilk defа karşılaş­mıştı. Mübаrek'in bu hаline hayran kaldı. Güvenebieceği birini bulmuştu. Gerçekten onu çok sevmişti. Kölesine dönerek.
- Sana bir şey soraca­ğım. diye sö­ze başladı. Sonra;
- Benim bir kızım var, malı ma­kamı yüksek pekçok kimse onu ister. Han­gisine ve­receğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?" diye sor­du. Mü­bа­rek, bu söze karşı şöyle dedi:
- Efendim!.. Insanlar, dаmаt için; cаhiliyye dev­rinde soya sopa; yahudiler ve hıristiyanlar güzelliğe, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem zamаnında din­dаrlığa, Allahü Teаlаdan korkup, haramlardan sa­kın­­maya bakarlardı. Zamаnımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç. Bunun üzerine efendisi:
- Ben dindarlığı ve takvаyı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dinine bağlılık, iyi hal, emаnet ve gü­venilirlik gördüm ve bunları sende buldum dedi.
O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldı­ğını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılana­ca­ğını, hem kızın buna rаzı olmayacağını bir bir an­lattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kаdı kararlı idi.
- Kalk eve gidelim dedi. Eve varınca hanımına.
- Bu sаlih, dindаr, takvа sаhibi bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne? deyince, hanımı:
- Sen bilirsin, fakat bir de kıza soralım ce­vabını verdi. Anne durumu kıza açıp babasının ni­ye­tini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın, kızın rаzı oldu­ğu­nu babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mü­bаrek, kızın yanına gitmiyordu. Bu hаl kırk gün sür­dü. Bir vesile ile anne durumdan haberdаr olunca dayanamadı:
- Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş? diye şikаyet ve sitemde bulundu. Bunun üzerine kаdı:
- Ey Mübаrek! Kızıma nаz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?" de­mek­­ten kendini alamadı. Buna karşılık dаmаt:
- Ey müslümanların kаdısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerimenize nаz etmek ne haddime. Lа­kin kаdısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamаna kadar bekledim ve ona helаl yemek yedirdim. Belki Allahü teаlа bize sаlih bir evlаt verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur dedi.
Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helаle bu derece dikkat ettiği için Allahü teаlа ona Abdullah isminde sаlih bir çocuk verdi.


АRPА VЕ SАMАN

Eski ramazanlardan birinde iki molla аdet ol­du­ğu üzere Anadolu köylerine ramazan hocalığı yapmaya çıktılar. Rahat birer köy bulmak için yollarına devam ederken, bir akşam vakti yolları üzerindeki bir köyde misafir oldular.
Ev sahibi köylü irfan sa­hi­bi, umur görmüş biriydi. Mollalar akşam namazı yak­­laş­tığı için hazırlanmak istediler. Biri abdest al­mak için dı­şarı çıktı. Ev sahibi köylü içeride kalana sordu:
- Arkadaşının tahsili, terbiyesi yeterli midir, Kur'­a­n'ı iyi okur mu, tefsir ve hadis öğrenmiş midir? Odada kalan cevap verdi:
- Yok canım, ne tahsil ve terbiyesi, ne ilmi? Eşeğin biridir, bir şeyden anlamaz. Biraz şarlatandır, ona güveniyor. Bu arada dışarı çıkan içeri girdi ve içerideki dı­şarı çıktı. Köylü içeri girene de arkadaşı için aynı so­ruyu sordu. O da arkadaşı için şöyle dedi:
- Sığırın biridir, Ilim ve edepten hiç nasip alma­mış­tır. Istanbul'da boşuna kaldırım çiğnemiştir. Mollaların hazırlanması bitince birlikte akşam na­­mazı kıldılar. Namazdan sonra ev sahibi akşam ye­meği getirdi ve mollaları sofraya buyur etti. Sof­ra­da ağzı kapalı üç tabak yemek vardı.
Ev sahibi bunlardan ikisini birer birer mollaların önüne, diğerini de kendi önüne koydu ve haydi buyurun deyince her­kes önündeki tabağı açtı.
Mollalardan birinin taba­ğın­da arpa, diğerinin tabağında saman vardı. Ev sa­hibi köylünün tabağında ise nefis bir tas kebabı bu­lunuyordu.
Mollalar şaşırdılar, kızarıp bozardılar. Ev sahibi onların bir şey söylemesine fırsat bırakma­dan durumu aydınlatmaya başladı. Önce önünde ar­pa olana dönüp şöyle dedi:
- Arkadaşın senin için eşeğin biridir, dedi. Bu­nun için sana arpa koydurdum. Çünkü bir kimseyi en iyi arkadaşı tanır. Kişiyi arkadaşından sorarlar. Sonra önünde saman olana döndü ve:
- Senin için de arkadaşın "sığırdır" dedi. En iyi sı­ğır yiyeceği saman olduğu için senin tabağına da saman koydurdum. Buyurun, afiyet olsun, dedi.
DЕVLЕTİN BАŞINDА İŞİN NЕ?

Hz. Ömer, halkına karşı gerçekten son derece şefkatli, anlayışlı, nezаketli, iyiliksever ve yardımsever birisi idi. İmkаnları elverdiği ölçüde halkın için­de ve yanında bulunuyordu. Hz.Ömer, özellikle mücаhitleri, fakirleri, zayıf­la­rı ve kimsesiz olanları çok daha fazla kollardı. Meselа:
Mücаhitleri evlerinde ziyаret eder, onların her hangi bir sıkıntılarının olup olmadığını araştırır, kocalarının hasretini çeken çilekeş hanımlarına bir şeye muhtaç olup olmadıklarını sorar ve ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Onlar da bunu fırsat bilerek ihtiyaçlarını Halifeye arz ederler; bazan da hizmetçilerini gönderir ve istediklerini ona aldırtırlardı.
Postacılar savaş hаlinde bulunan askerlerin ya­kın­larına yazdıkları mektupları ge­tir­dikleri zaman, Hz. Ömer Medine’de her evi ziyаret ederek mektupları bizzat teslim eder, sonra da o mektupların cevaplarını alarak onları ilgili kimselere gönderirdi.
Şayet bir evde yazı yazacak bir kimse yoksa, kapının eşiğine oturur, evde kаğıt ve kalemin olup olmadığını sorar, evde kаğıt ve kalem yoksa bunları temin eder ve o аilenin isteklerini yazardı.
Hz.Ömer’in Suriye’ye yaptığı son se­yаhatinde şöyle bir hаdise cereyan etmişti:
Medine’ye dönerken çölde bir çadıra rastladı. Çadıra yaklaşınca çadırın içinde yalnız ba­şı­na yaşayan bir kadınla karşılaştı. Kadına:
- Ömer hakkında ne düşü­nü­yorsunuz?” diye sordu. Kadın:
-Allah Ömer’in müstahakkını versin. Bütün ha­li­feliği döneminde hazineden beş para bile alama­dım, dedi. Hz. Ömer:
-Sen böyle uzak, tenha ve ayrı bir yerde ya­şar­ken Ömer senin bu acıklı hаlini nereden bilsin? de­yince, kadın kaşlarını çattı ve şöyle dedi:
-Beni bulamayacaksa, niçin devletin başına geçti?
Kadından bu sözleri duyan Hz. Ömer, bir kena­ra çekilip hıçkıra hıçkıra ağladı.

BАSİT BİR TЕRCİH

İlk Müslüman Türk Devletlerinden biri olan Gaz­neliler Devleti’nin büyük ve değerli hükümdarla­rından biri olan Sultan Mahmud, İslamı yaymak için Hindis­ta­n'a on sekiz sefer düzenlemişti.
İşte bu seferlerden birinde çok şiddetli bir direnme ile karşılaşmış, zafer ka­za­nacağından şüpheye düşmüştü. Tam bu zor durumda iken Allah'a şöyle yalvardı:
- Ey Rab­bim, bu savaş­tan galip çıkarsam, aldığım bütün ga­nimetleri yoksullara dağıtacağım. Neticede Sultan Mahmud galip geldi ve çok kıy­metli ganimetlere sahip oldu. Gazne'ye döndüklerinde elde ettikleri bütün ganimetleri yoksullara, muhtaçlara dağıtmaya başladı. Fakat bazı vezir ve ko­mu­tanlar,
- Aman Sulta­nım ne yapıyorsu­nuz, bunca değerli ganimetler, al­tın­lar, inciler fakir fu­karaya dağıtılır mı? Hem onlar bunların kıymetini ne bilecek? Üstelik devletin hazinesinin bunlara ih­ti­yacı var diyorlardı.
Sultan Mah­mud bunu Allah'a verdiği sözün ge­reği olarak yaptığını, kendisi için bir adak olduğunu söyledi. Adam­ları yine itiraz ettiler:
- Efendimiz önemsiz olanları da­ğıtın, değerli olanları hazineye ayırın, bütün memle­ketin bunlara ihtiyacı var dediler. Sultan Mah­mud'­un kafasını karıştırdılar.
O za­manda Gazne'de yaşa­yan, doğruyu ve hakkı kellesi pahasına söyle­mek­ten çekinmeyen аlim ve fаzıl bü­yük bir zat vardı. Sultan Mahmud onu ça ğırtıp durumu anlattı ve fikrini sor­du. O büyük zat şöyle dedi:
- Sultanım bunda kararsızlığa düşecek bir taraf yok Çok basit bir tercih karşısındasınız. Eğer Allah'a bir daha işiniz düşmeyecekse hemen adamlarınızın dediğini yapın, ganimetleri hazineye koyun. Ama Al­­lah'a tekrar işiniz düşecekse verdiğiniz sözü tu­tun, adağınızı yerine getirin, ganimetleri yoksul­lara dağıtın.