25 Temmuz 2011 Pazartesi

ÜÇ ARKADAŞ...

Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu ibretli hâdiseyi anlatmıştır: 

"Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan bir kaya, mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine: 
- Sizi bu kayadan, yaptığınız iyilikleri vesile edinerek Allah'a duâ etmekten başka hiçbir şey kurtaramaz, dediler.
 
İçlerinden biri söze başlayarak: 
- Allahım! Benim annemle babam çok yaşlı idiler. Onlar yemeklerini yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Birgün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde, baktım ki ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı elimde şafak vaktine kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet uyanıp sütlerini içtiler. Rabbim! Şayet ben bunu senin rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al! diye yalvardı. Kaya biraz aralandı; fakat çıkılacak gibi değildi. 
 
Bir diğeri söze başladı: 
- Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ona sahip olmak istedim. Fakat o reddetti. Bir sene kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etmek durumunda kaldı. Ona sahip olacağım zaman dedi ki: 
- Allah'tan kork! Dinin uygun görmediği bir yolla beni elde etme! 
En çok sevip arzu ettiğim o olduğu halde kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım. Allahım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır, diye yalvardı. Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi. 
 
Üçüncü adam da: 
- Allahım! Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet oluştu. Birgün bu adam çıkageldi. Bana: 
- Ey Allah kulu! Ücretimi ver, dedi. 
Ben de ona: 
- Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden türedi, dedim. 
Adamcağız: 
- Ey Allah kulu! Benimle alay etme, dedi. 
- Seninle alay etmiyorum, diye cevap verdim. 
Bunun üzerine o, hiçbir şey bırakmadan hepsini önüne katıp götürdü. Ey Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar, diye yalvardı. Mağaranın ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler." (Buhârî, Müslim) 

23 Temmuz 2011 Cumartesi

ŞİİR

Şiir dikenli,yemişli
     Acı dikenleri bana,
     Leziz yemişler size...

Şiir yokuşlu,inişli
     Sarp yokuşları bana,
     Kolay inişler size...

Şiir parçalı,bulutlu
     Boş parçaları bana,
     Pembe bulutlar size...

Şiir korkulu,umutlu
     Hoyrat korkuları bana,
     Taze umutlar size...

Şiir bana,şiir size
     Yemişleri,yokuşları,bulutları,umutları,
     Hazinedir hepimize...
sehriyar

16 Temmuz 2011 Cumartesi

MİSKET



Yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek:
-Küçüüük! diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun?
Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, "tek kelimeyle" dökülüyordu.
Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:
Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi. Bakalım üzerine
uyacak mi?
Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyâda olup olmadığını, daha sonrada şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü. Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı.
Ama "her zaman hasta" dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. simdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala.
Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş
olduğunu ilk defa farketti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı. Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.
Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin
paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek:
-Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım
için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı
da...
Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi.
Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattığı eskileri giydi.
Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu isten sıkılmıştı.
Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı.
Arkadaşları :
-Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen
kazanmıştın.
-Çocuk, inci gibi yaslar süzülen gözlerini arkadaşlarından
kaçırmaya çalışırken:
-Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu
yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.
ASLINDA HER YAŞTA AMA FARKLI SEKILLERDE HEP BIRILERI TARAFINDAN KANDIRILIP SONRA DA BIR KENARA FIRLATILMADIK MI İŞİMİZDE – DOSTLUKTA - ARKADASLIKTA - BELKI DE AILEMIZDE..
KİMİN UMURUNDA -BIR BASKASININ- DUYGULARI, HISSETTIKLERI VEYA KANDIRILMASI, GÖZYASLARI YA DA KALP KIRIKLIKLARI.
BÜTÜN BIR ÖMÜR BOYU KALAN IZLER NE YAZIK Kİ KÜLLİYEN HİÇ KİMSENİN...
KEŞKE... KEŞKE... FARKLI OLABİLSEYDİ HER ŞEY.
BİRAZ DAHA İNSANCA, BİRAZ DAHA HASSASCA, DÜRÜSTÇE VE BİRAZ DAHA YÜREKLİCE...

AFFET BABACIGIM


Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum

1 Temmuz 2011 Cuma

Strese karşı ilaç olarak Osmanlı'nın düstûr edindiği 5 esas


1- Er-rızku al'allah: Rızkı veren Allah'tır. Başkasının önünde eğilme
2- Tevekkeltü al'allah: Allah'a dayan
3- Ya Nasip: Canını sıkma eğer nasipse olur
4- Ya Sabır: Sabretmeyi bil, vaktinden önce bahar gelmez.
5- Bu da geçer ya hû: Unutma!

Zenginlik de fakirlik de, hastalık da sağlık da, mutluluk da, başarı da başarısızlık da... Hepsi geçicidir. Hatta hayat bile...
B
akî olan Allah'tır...

29 Haziran 2011 Çarşamba

Müsait Olduğunda Beni Sever misin Anne?


İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:
- Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?
- Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.
Herkesin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.
Her şey erteleniyordu, telefon ve araba söz konusu olduğunda... Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu.

...Nerelere gitseydi? Annesi kapattı telefonu.
Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:
- Sana yardım edeyim mi ? dedi, en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı:
- Hayırdır? Bir yaramazlık mı var? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.

Yorgunluk nasıl bir şeydi ? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır:
- 'Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni..'
diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.
- Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.
- Uykuya dalayım da, gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.

Bu kelimeden nefret ediyordu.'Yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken'....
- Anneciğim sen yorulma, diye...
- Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.

Hani siz yoruluyorsunuz ya ...Eeee ...Ben de oynamaktan yoruluyorum. Ne yapayım bilmem?
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden.
Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.

- Mum da yok! diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla.
Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını.
Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı.

''Bak deli tavşan'' diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.
Sonra ışıklar geldi.

Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti. Birden kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.
Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.
Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.
Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşçasına aralanan gözleriyle mırıldandı;
- İşin bitince beni sever misin anne? dedi.
Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı...

25 Haziran 2011 Cumartesi

GETME TERSA BALASI



Getme tersa balası, men de sene saye gelim,
Yapışım damenive men de kelisaya gelim.

İzin ver toy gecesi men de sene daye gelim,
El gatanda sene meşşate, temaşaye gelim.

Mene de bakdın o şehla göz ile, men gara gün,
Cür'etim olmadı bir temennaye gelim.

Men cehennemde de baş yastığa goysam senile,
Heç ayılmam ki, durup cenneti-mevaye gelim.

Nene garnında da senle ekiz olsaydım eger,
İstemezdim doğulup bir de bu dünyaya gelim.

Sen yatıb cenneti rö'yada görende geceler,
Men de cennetde guş ollam ki, o rö'yaye gelim.

Gıtlıg iller yağışı tek guruyup göz yaşımız
Kuyi-eşginde gerek bir de müsellaye gelim.

Sen de sehraya marallar kimi bir cık nolur ki,
Men de seyre cıkanlar kimi sehraya gelim.

Allahından sen eger gorkmıyıp olsan tersa,
Gorkuram men de dönüp dini-Mesihaye gelim.

Seyk Sen'an kimi donguz otarıp illerce,
Seni bir görmek üçün mebedi-tersaye gelim.

Yok senem ! Anlamadın anlamadın haşa men
Bırakıp mescidimi senle kelisaye gelim.

Gel cıkag Turi-tecellaye sen ol cilveyi-Tur,
Men de Musa kimi o Turi-Tecellaye gelim.

Şiirdir Şehriyarın şii'ri elinde şimşir,
Kim deyer men bele bir şiir ile de'vaye gelim.


Şehriyar

tersa: Hristiyan çocuğu (kızı), saye: peşinden, damen: etek, meşşate: süslenme

24 Haziran 2011 Cuma

Elif ve Vav ilişkisi...‏


Aşk da tıpkı elif gibidir,isminde gizlidir,ama okunmaz.o olmadan da besmele sese gelmez.o her şeyin içindedir,ama hiç bir şeyde görünmez. hz.mevlana

İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.

Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer..Vav Harfi, 'ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına denktir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir.Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır.

Ey aşkın binbir başlı vav hali
Ey sonsuz kavram
Gaflet vaktinde
Gel gönlümün üstüne
Usta bir hattatım ben
Aşkı çizerim mekânlara
Aşk sığmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz
Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi
Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekândan mekân'a
Demem o ki
Tarifini yapamam ben imkâna
Bir hattatım
Zamana vav çizmekteyim
Hilalin dolunaya
Dolunayın hilale dönüştüğü zamana

Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla'ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav
Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim
Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım
'Kulum' de kâfi bana
İster nârına garket İster nuruna

Meşhur bir hikayedir:Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş'a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya; 'efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav' yazayım, bunu sahaflara götür,karşılığını alırsın' der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz 'Hafız Osman vav'ı' diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata 'vav'ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu 'vav' ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı 'efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter' der. Hafız Osman gülümseyerek ; 'efendi o 'vav' her zaman yazılmaz.Sen dua et para kesemi yine evde unutayım' der...Ruhları şâd olsun üstadların...

'Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O'na döneceklerini umanlar ve Allaha karşı gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir' Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur. İşte o ayet: 'Secde et, yaklaş!' Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde

BABA KIZ AŞKI...


Babalar aslında en çok kızlarını severler;
Nedendir bilir misiniz?
Çünkü kız babas...ı olmak,
Farklıdır, özeldir bambaşka bir duygusallık verir babalara
Hayatında hiç ağlamayan babalar bile kızlarını ellerine aldıklarında tutamazlar göz yaşlarını.

Ama bir taraftan da zordur kız babası olmak.
Bir kız iki evlat demektir.
İki canı birden sırtına yüklenmek demektir.
Çünkü biri iki yapan da kadındır, ikiyi üç yapan da.

Bunu bildiklerinden babalar,
Onların üzerlerine daha da titrerler.
Onlara her baktıklarında annelerini,
bazen kırdıkları ama her şeye rağmen onları yetiştiren annelerini anımsarlar.

Ama bir yandan da koruma iç güdülerine yenilirler.
Kızlarına hiçbir şey olmasın
Onlar hiç üzülmesin,
Gözlerinden bir damla yaş gelmesin isterler
O bir damla yaş için koca dünyayı yıkacak olurlar.

Ama bu sevgilerini,
bu bağlılıklarını,
asla gösteremezler, utanırlar.
Çünkü baba demek; güçlü, çatık kaşlı olmak olarak öğretilmiştir onlara.

Gülümsemek isterler o güzel kızlarına gülümsemek
Ama rolünün dışına çıktıklarını düşünüp
Dönerler eski çatık kaşlı, gergin suratlarına
Bazen ağlamak isterler
Ama “Erkekler ağlamaz” denmiştir onlara
Yapamazlar bu yüzden saklarlar gözyaşlarını.

İşte böylece her şeyi içlerine atarlar
Kız babaları
Yansıtmazlar asla duygularını.

Ama dayanamazlar gece yarılarına
Ve giderler o güzel kızlarının tatlı şirin odalarına
Uzun uzun bakarlar yüzlerine
Ve bir kez daha hayran olurlar
O muhteşem güzelliklerine
Gündüzleri dokunamadıkları gözlerine, ellerine
Hiç bırakmayacakmış gibi dokunurlar
İçlerindeki duygunun gözyaşlarını boşaltırlar
Ve yavaşça güzel kızlarını öpüp
“İyi geceler” derler
Derinden derinden.

Eğer siz de bir sabah uyandığınızda yanağınızda
Bir damla gözyaşı hissederseniz
Bilin ki babanız o gece de sizi izlemiş
Ve en sonun da “iyi geceler” deyip gitmiştir...

7 Haziran 2011 Salı

A Y N A

MÜSLÜMANLAR NEDEN BÖYLE PERİŞAN

Müslümanlar neden böyle perisan?
Sebebini sorup ariyor muyuz?
Bence bu isin sebebi müslüman.
Acaba farkina variyor muyuz?

Müslümanlik çünkü adimiz bizim.
Adimiz gibi mi tadimiz bizim?
Eksik mi dedimiz, kodumuz bizim?
Fitnesiz, fesatsiz duruyor muyuz?

Islamin sarti bes, Imanin alti,
Diyerek isleriz her türlü halti.
Aklimiza gelmez topragin alti.
Emaneti saglam koruyor muyuz?

Esiri olmusuz malin, servetin,
Zinanin, sehvetin, koyu giybetin,
Vatanin, milletin, dinin devletin,
En ufak işine yariyor muyuz?

Bu devirde kimin kötü hali var?
Simdi itin bile özel yali var.
Hepimizin iyi kötü mali var.
Fitreyi, zekati veriyor muyuz?

Birbirine düsman zengin ile fakir,
Birinde hamd eksik, birinde sükür,
Hepinizde ayri degisik fikir,
Birlikte üç adim yürüyor muyuz?

Elin gözünde ki çöpleri tek, tek,
Görüp gösteririz kaçirmayiz pek
Kendi gözümüzde mertek var mertek.
Biz bizdeki suçu görüyor muyuz?

Neyi ögreniyor, neyi duyuyor
Karni evde, beyni nerde doyuyor
Oglumuz, kizimiz, nasil büyüyor,
Üstüne kol kanat geriyor muyuz?

Kitabimiz Kur'an ilim kokuyor,
Kaç müslüman günde açip okuyor?
Okuyan da iste öyle okuyor.
Mânasina kafa yoruyor muyuz?

Mademki her nefis Hakk'tan hediye,
Dünya için hakki unutmak niye,
Bugün Allah için ne yaptim diye,
Aksam kendimize soruyor muyuz?

ARIF olan ham laf ezmez gardasim,
Bir destanla bu dert bitmez gardasim,
Müslümanim demek yetmez gardasim,
Müslümanca hayat sürüyor muyuz?

Ozan Arif


9 Mayıs 2011 Pazartesi


Alışverişte çok yemin etmekten sakının;

zira bu başta kazandırır, sonra batırır.

15 Şubat 2011 Salı

QORXURAM

Mirze Elekber Sabir


Pay-i piyade düşürem çöllere,

Xar-i müğilan görürem, qorxmuram.

Seyr edirem berr ü bîyabanları,

Qul-i bîyaban görürem, qorxmuram.

Gâh oluram behrde zövreqnişin,

Dalgalı tufan görürem, qorxmuram.

Geh çıxıram sahile, her yanda min

Vehşi-yi qürran görürem, qorxmuram.

Gâh şefeqtek düşürem dağlara,

Yangılı vulkan görürem, qorxmuram.

Üz qoyuram gâh neyistanlara,

Bir sürü aslan görürem, qorxmuram.

Menzil olur gâh mene viraneler,

Cin görürem, can görürem, qorxmuram.

Xarici mülkünde de heta gezib,

Çox tuhaf insan görürem, qorxmuram.

Leyk bu qorxmazlıq ile, doğrusu,

Ay dadaş, vallahi, billahi, tallahi,

Harda müsalman görürem, qorxuram!

Bîsebeb qorxmayıram, vechi var:

Neyleyim, axır bu yox olmuşların,

Fikrini qan-qan görürem, qorxuram.

Qorxuram, qorxuram, qorxuram...

1907

(Bazen yolum) yaya olarak kırlara düşüyor, dikenli çalı görüyorum, Korkmuyorum.

Uçsuz bucaksız çöllerde geziyorum, gulyabani gö-rüyorum, korkmuyorum.

Bazen denizde kayıkla dolaşıyorum, dalgalı tufan görüyorum, korkmuyorum.
Bazen sahile çıkıp, her tarafta binlerce bağıran (nara atan) vahşi görüyorum, korkmuyorum.
Bazen şafak gibi dağlara inip ateşli volkan görüyorum, korkmuyorum.
Kamışlıklara bazen yolum düşüyor bir sürü aslan görüyorum, korkmuyorum.
Bazen virane yerler meskenim oluyor cin görüyorum, insan görüyorum, korkmuyorum.
Haricîlerin ülkesinde (veya yabancı memleketlerde) gezip çok tuhaf insanlar görüyorum, korkmuyorum.
Lâkin, bu cesaretimle, doğrusu ey ağabey (ey kardeşim) vallahi, billahi, tallahi (Allah adına yemin ederim ki) nerde Müslüman görsem korkuyorum!
Sebepsiz korkmuyorum, sebebi var: Ne yapayım yahu, bu yok olasıcaların aklını fikrini hep kan dökmekte görüp korkuyorum. Korkuyorum, korkuyorum, korkuyorum!

BAYRAKSIZ OLAMAM

Bir çocuksam,

Kucaksız

Oyuncaksız;

Bir delikanlıysam
Atsız,
Pusatsız
Olabilirim...
Bayraksız olamam!

Taşıp yirmi yaş dileklerinden
Ufuk ufuk süzülen
Bir gemiyim ben...
Rüzgârsız kalabilirim,
Yelkensiz olabilirim...
Bayraksız olamam!

Eşsizsem, yalnızsam;
Kısmetini bekleyen bir genç kızsam
Ve gelirse, eğer mutlu günüm
Yapılırsa bir düğünüm
Telsiz, duvaksız olabilirim..
Bayraksız olamam!

-İster erkek, ister kadın-
Çocuğuyum bu vatanın
Ve gazada can borcuyum..
Serhatte kale burcuyum...
Susuz olabilirim,
Uykusuz olabilirim,
Bayraksız olamam!

Ölürsem taşım, yazım
Kaygı olmasın yakınlarıma..
Birşey istemem,
Yeter ki ay doğsun mezarıma!
Taşsız olabilirim,
Yazısız olabilirim;
Bayraksız olamam!

Konaksız, saraysız;
Evsiz, yuvasız, köysüz
Kalabilirim..
Sevdiklerim gidebilir,
Sevenlerim ihanet edebilir...
Herşeysiz kalabilirim, herşeysiz olabilirim
Bayraksız olamam
Bayraksız olamam!

Bizans önlerinde bir yeniçeri..
Kılıç tutar, bayrak tutar elleri...
"kimdir?" bu diye soranlara
Ulubatlı Hasan
Benim...

Elim kesilebilir,
Ayağım eksilebilir
Ve oklar delebilir, ateşler eriyip
Yakabilir beni...
Kollarım kanatlarım bir bir
Bırakabilir beni...

Kolsuz olabilirim,
Kanadsız olabilirim;
Bayraksız olamam,
Bayraksız olamam!


ARİF NİHAT ASYA

4 Şubat 2011 Cuma


DÜRÜSTLÜK

" Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var,bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik .Ankara'da Bakanlıklar. Diyelim ki. taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabılmek için bir ayak dışarda,inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak.Şoför, para üstü varmı diye aranmaya başladı.

"Üstü kalsın kardeşim" dedim. Döndü bana doğru

"Vaktin varmı ağabey?" dedi.

"Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda)

Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan.Önde bir büfe var. Gitti oraya,bir şeyler konuşup geldi.Bana 25 Krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.

"Birader" dedim, "9.75 değil,10.50 yazssa istermiydin 50 krş. benden?"

-Ne alacağım ağabey 50 kuruşu.

-Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın. üstü kalsın demiştim. Döndü bana,attı kolunu arkaya:
-Vaktin varmı ağabey,
-Var,
-Çek kapıyı o zaman. Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.

5 dk. konuştuk. İngiltere'de profösüründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini, ingiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.
Ağabey biz Keçiören'de 5 kardeşiz. Babam rençberdi benim, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir,o gün iş bulamamışsa,biz eve gelişinden, yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize "Durun kalkmayın" derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı. "Aha" dedim, "Bizim meslek" , seminerci.
- Ne anlatırdı baban .
- Hayattta nasıl başarılı olunur?

O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor,sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.

- Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi,delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp "Dürüst olun,evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı, "Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. Yan evde iki kardeiş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartıman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktıbiliyormusunuz?

-Ne bıraktı?

-Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan. Ağabey aradan 15 yıl geçti, diğer 2 kardeş cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.

Biz 5 kardeş,beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu,hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki:

"Asıl mirası bizim baba bırakmış."

Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah'a şükür.

Çok duygulandım, veda ettim, tam ineceğim:

- Dur ağabey, asıl bomba şimdi.

- Nedir bomban ?
- Nerede oturuyoruz biliyormusun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.
Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.

(A.Şerif İzgören kitabından)

13 Kasım 2010 Cumartesi

GEÇER

Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,
Ömr-i fani gibidir; gün de geçer, dem de geçer,
Ram karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer,
Devr-i sadi de geçer, gussa-i matem de geçer,
Gece gündüz yok olur an-ı dem adem de geçer.

Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi ?
Çevrilir dest-i kaderle bu su'unun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer.

İbret aldın okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan,
Niyyet-i hilkatı bu aşk-ı cihan aradan,
Önü yokdan, sonu yokdan bu kuru da'vadadan,
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.

Ne şeriat, ne tariykat, ne hakiykat, ne töre,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre,
Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer.

Serseri Neyzen'in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avalim, bu bedyi' gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne .
Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hak olur pir-i mungan, sohbet-i hemdem de geçer


Sözlük :
Ram : Boyun egen,itaat eden
Hande-i hurrem : Sen gülüsler
Devr-i sadi : Memnunluk, sevinçlilik devri
Gussa-i matem : Matemin kederi
An-ı dem adem : İnsanın soluk alma anı
Tecelli-i hayat : Hayatın talihi ( veya cilvesi)
Saz-ı kaza : Mealen : kaderin sazı
Dest-i kader : Kaderin eliyle (yardımıyla)
Su'un : Olaylar (olup biten)
Gulgule-i Cem : "Cem" özel isim olarak yazıldıgından Hz. Sülayman'ın lakabı olarak alınır (Aynı
zamanda Büyük İskender'in de lakabıdır) ve çeviri "Hz. Süleyman'ın sesi" olarak yapılabilir.
Niyyet-i hilkat : Yaradılısın amacı
Ask-ı cihan : Dünya aşkı
Ara : Mıntıka bölge
Gayret-i gufran : Affetme, merhamet etme niyeti
Töre : Hak hukuk adalet
Efsane-i Adem : Hz. Adem efsanesi
Avalim : Dünyalar
Bedyi' :Güzellikler
Cehlinin : Cehaletinin
Pir olmak : Yaşlanmak,ihtiyar olmak
Sakiy-i gül çehre : Gül sunan çehre(yüz).
Hak : Toprak
Pir-i mugan : Meyhaneci
Sohbet-i hemdem : Canciger arkadas sohbeti(Muhabbeti)

"Üzülme!"

Bir yandan korku
bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun,
Tek kanatla uçulmaz zaten.
Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil,
kilimin tozunu almaktır.
Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır.
Niye kederlenirsin?

(Hz. Mevlana)

12 Kasım 2010 Cuma



Allah,
rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır.
Fazla verilenler,
neden rızıklarını ellerinin altındakilere
aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor?
Allah'ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?

(Nahl Suresi 71. ayet)


Üzülme!
Bir şey olmuyorsa
ya daha iyisi olacağı için
ya da gerçekten de olmaması gerektiği
için olmuyordur

2 Kasım 2010 Salı

AHDE VEFA

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki : 
- Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.
Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :
- Söyledikleri doğru mu diye sorar. Suçlanan genç der ki :
- Evet doğru. Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Genç anlatmaya başlar:
- Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş att ı, atım
oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret, dedi. Hz Ömer:
- Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
- Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:
- Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der. Hz. Ömer der ki:
- Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki? Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
- Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek:
- Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:
- Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği,
dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı
verir de r ki:
- Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:
- Biz de sözümün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:
- Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin? Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan):
- 'AHDE VEFASIZLIK ETTI' demeyesiniz diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki:
- Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?. Amr Ibni As Allah ondan razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:
- Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.'İNSANLIK ÖLDÜ' dedirtmemek için kabul ettim, der. Sıra gençlere gelir, derler ki:
- Biz bu davadan vazgeçiyoruz. Bu sözün üzerine Hz Ömer:
- Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir:
- "MERHAMETLİ İNSAN KALMADI"
Demeyesiniz diye...

MUTLULUĞUN SIRRI
  • Kibirli olma, alçakgönüllü davran.
  • Kendini fazla abartma. 
  • Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma. 
  • Çaresizlik tuzağına düşme.
  • Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.
  • İyiliği karşılık beklemeden yap. 
  • Tek başına mutlu olunamayacağını bil.
  • Çevrenin mutluluğu için gayret göster.
  • Yaptığın iyilikleri unut.
  • Anlatarak onları kıymetsizleştirme.
  • Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine, öfkenin dinmesini bekle.
  • Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.
  • Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.
  • Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.
  • Çıkarcı olma. Adil davran.
  • Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.
  • En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.
  • Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.
  • En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var. 
  • Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.
  • Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.
  • Bencil olma, tebrik etmeyi bil.
  • Yalandan uzak dur.
  • Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.
  • İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.
  • İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.
  • Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.
  • Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.
  • Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.
  • Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.
  • Merhametli olmaktan asla vazgeçme.
  • Anne ve babana "off" bile deme.
  • Kendini sürekli övmekten uzak dur.
  • Vazgeçilmez olmadığını kabul et.
  • Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.
  • Heveslerini kendine ilah edinme.
  • İnanma duygunu diri tut.
  • Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.

27 Ekim 2010 Çarşamba

HELAL KELİMESİNİ
BİR YABANCIYA NASIL ANLATIRSINIZ?

Amerika'dan gelen bir misafirime su verdim, boğazına kaçtı, öksürdü, "helal" dedim. Anlamadı. Ne anlama geliyor, diye yüzüme baktı.
Anlatmaya çalıştım. Amerika'da yirmi beş yıl bulunmuş, orada üniversite düzeyinde ders vermiş birisi olarak kavramın bizdeki anlamını veremediğimin farkındaydım. Daha doğrusu Amerikan İngilizcesinde bu den...li güçlü bir kavram bulamıyordum. Benim anlatımım yüzeysel kalıyordu; benim dilimdeki o vurucu gücü hiç ifade edemiyordu.
"Helal" kavramını daha iyi anlatabilmek için "haram" kavramını anlatmaya çalıştım. Suyu ben verdim; verdiğim suyu helal ediyorum, bu sana haram değil, sana bir kötülük olmasın, suyumu helal ediyorum, diyerek niyetimi belli ettim.
Bu niyet önemli. Bildiğim bir öyküyü anlattım.

Tanıdığım genç kız evlenmeden önce mobilyacıları geziyor ve güzel bir koltuk takımı görüyor. Bu takımı satan kişi belirli bir fiyattan aşağı inmiyor. Genç kız bu takımı çok beğendiğini belli ettiği için çok pişman; beğendiğim için fiyatı yükseltti ve pazarlık güzümü kaybettim, diye düşünüyor. Bütün çabalarına rağmen fiyatı düşüremeyince genç kız, peki, alıyorum, ama hakkımı sana helal etmiyorum, diyor. Adam soğukkanlılıkla, Hanım kızım, o zaman bu koltuk satılık değil, sana satmıyorum, diyor. Üniversite bitirmiş, modern kız, niye satmayacakmışsınız, parasını veriyorum ya, gayet tabii satacaksınız, diyor. Adam gayet sakin, artık satılık değil, diyerek sırtını dönüp o yokmuş
gibi davranıyor.
Ve bu çağdaş Türk kızı kulaklarına, gözlerine inanamıyor. Ağlayarak babasına gidiyor; durumu anlatıyor. Baba, kızım sen ne yaptın, esnafa öyle konuşulur mu, diyerek devreye giriyor. Yanına bir de tanıdığı müftüyü alarak mobilyacıya gidiyor. Neticede genç kız babasının ve müftünün şahitliğinde, "verdiği parayı canı gönülden helal ettiğini," ifade ederek istediği mobilyayı satın alabiliyor.
Bu genç kız o dönem asistanım olarak çalışıyordu, bu öyküyü tüm ayrıntılarıyla biliyorum. Amerikalı misafirime bu öyküyü anlattım. Benim su içmemle bunun ne alakası var, gibisinden baktı. Suyu sana helal ediyorum, için rahat olsun dedim. Helal etmesen ne olur, dedi. "Kul hakkıyla karşıma gelmeyin" anlayışından söz ettim. Dikkatle dinledi.
Bu dediğin bir değer olarak yaşıyor mu, yoksa bir slogan gibi konuşulan alışkanlık haline gelmiş bir söz mü, diye sordu.
Ne fark eder eder, diye sordum.
Gerçekten bir değer olarak yaşıyorsa sizin ülkenizde rüşvet ve hak yeme olmaması gerekir, insanların birbirini kazıklamadığı bir toplum olmanız gerekir, diye düşünüyorum dedi.
Yüzüne baktım. Göz göze bakıştık. Yalan söyleyemedim. Biz dedim, yalan söyler, kazık atar ve hak yeriz. Ama dürüstlüğü dilimizden hiç düşürmeyiz.
Güçsüzsen, arkan yoksa, sıradan bir vatandaşsan, bu ülkede hakkını araman çok zor, hakkını elde etmen daha da zor. Örneğin, rüşvet vermeden bir inşaat ruhsatı alman mümkün değildir. Ve bunu herkes bilir. Rüşvet alanların çoğu oruç tutar, rüşvet alan belediyeler ramazanda iftar sofraları kurar. Ve bu sofralarda hakkını helal etmekle ilgili konuşursan, Yüce Allah'ın "karşıma kul hakkıyla
çıkmayın," dediği bir dinimiz olduğu söylenir. Bunu rüşvet alanlar söyler.
Söylediğimiz yalana inanana enayi olarak bakarız ve onu kazıklamaya hak kazanırız. Ama senin içtiğin suyu helal etmeyi de ihmal etmeyiz.
Peki, neden böyle, diye sordu.
Çünkü biz inanırmış gibi konuşmaya önem veririz, ama konuştuğumuz gibi yaşamaya önem vermeyiz, dedim. "Mış Gibi Yaşamlar" adında bir kitabım olduğunu ve orada anlattığımı söyledim. Mış gibi tanımını anlamakta zorlandı, ama sonunda anladı.
Neden mış gibi, diye sordu. Güldüm, çok sorma, suyumu haram ederim, dedim.

Doğan Cüceloğlu

14 Ekim 2010 Perşembe

Gözünü Sevdiğim "ADALET"; Nerdesin

Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti. Geri vermesi gerekiyordu, ama satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. 
Molla Fenari "Senin zararını ben ödeyeceğim" dedi. Adam hayretle kadıya baktı, 
- "Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki..." dedi. 
Molla Fenari, "Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim" dedi ve ödedi.

İKİ KEŞİŞ...

İki keşiş yolda giderlerken, bir su birikintisinden karşıya geçmek için bekleyen genç bir kadını gördürler. Keşişlerden biri, genç kadını kucakladı ve suyun öteki karşısına geçirdi. Öteki keşiş arkadaşının bu davranışını başka bir biçimde yorumladı ve bu nedenle hiç de hoş karşılamadı. Kendini daha fazla tutamadı, arkadaşına bu davranışının yanlış olduğunu anlatmak istedi:

- "Böyle bir şeyi nasıl yapabildin?" dedi. 

- "Biz keşişiz, bırak bir kadını kucaklayıp karşıya geçirmek,onlara bakmamız bile yasaktır." Öteki keşiş, arkadaşına şöyle yanıt verdi:

- "Ben o genç kadını bir kilometre geride bıraktım" dedi. 

- "Sen ise onu hala taşıyorsun." 

28 Eylül 2010 Salı


Politika Nedir?

Çocuk babasına sorar: "baba politika nedir?" 
Baba söyle der: "bak oğlum, ben eve para getiriyorum, öyleyse ben kapitalistim
Annen parayı yönetir, öyleyse o hükümettir

Deden paranın doğru idare edilip edilmediğine dikkat eder, öyleyse o da sendikadır.

Hizmetçi kız ise isçi sınıfıdır.

Bizlerin ise tek hedefi vardır, senin rahatlığın, dolayısıyla sen de halksın. Altında bezi ile yatan küçük kardeşin ise gelecektir

Söyle bakalım anlayabildin mi?" 

Çocuk düşünür ve o gece babasının anlattıklarını düşüneceğini söyler. 
Gece yarisi cocuk uyanir. Çünkü kücük kardesi altını pisletmistir ve aglamaktadır. 
Ne yapacağını bilemeyen çocuk anne ve babasının yatak odasına gider. 
Annesi yalniz ve derin bir sekilde uyumaktadir, öyle ki onu uyandiramaz. 
Hizmetçi kizin odasina gider. bakar ki babasi hizmetçi kizla yatmaktadir. 
Dedesi de pencereden gizlice onlari izlemektedir. 
Hepsi öyle mesguldürler ki çocugun orada oldugunu farketmezler bile.Çocuk hiçbir sey yapamadan yatagina geri döner.

Ertesi sabah baba çocuga kendince politikanın ne oldugunu anlatmasını ister. 

-"Evet" der çocuk, "kapitalizm" işçi sınıfını kötüye kullanıyor... sendika bunu seyrediyor... Bu arada hükümet uyuyor... Halk ise dikkate alınmıyor... ve gelecek bok. içinde yatıyor!
İşte politika budur..!

Yaşlı Adam ve Çocuklar...

Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirir ama sonra ders yılı başlar.
Okulların açıldığı ilk gün, dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmelerler, bağırıp, çağırarak...
Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam bir önlem almaya karar verir.
Ertesi gün, çocuklar gürültüyle evine doğru yaklaşırken, kapısının önüne çıkar, onları durdurur ve “Çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz. Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün 1 dolar vereceğim” der.
Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocukların önüne çıkar ve onlara şöyle der, “Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı, bundan böyle size sadece 50 sent verebilirim.” Çocuklar pek hoşlanmazlar ama yine devam ederler gürültüye. Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam yine karşılar onları.
“Bakın” der, “Henüz maaşımı alamadım bu yüzden size günde ancak 25 sent verebilirim, tamam mı?”
“Olanaksız bayım” der içlerinden biri, “Günde 25 sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz işi bırakıyoruz.” Dediler ve Bir daha o sokaktan hiç geçmediler

Ya Bardak Olacaksin; Ya Da Göl ...

Ustaların çıraklarına sadece edindikleri mesleği, zanaatı değil hayatı da öğrettikleri, en geniş ve 
gerçek anlamıyla ögretmen oldukları dönemde Hintli bir ahşap ustası yaşıyordu. 
Bu ustanın çırağı büyüdü, ahşap işlemeyi ve hayatı ögrendi, kendi işini kurdu. 
Bir süre sonra dostlarından biri oğlunu getirdi, ustadan onu yanına çırak almasını istedi. 
Fakat bu çırak sürekli yakınıp duran, her şeye bozulan bir çocuk çıktı.
Tahta getirmeye gidiyor, döndüğünde ellerine kıymık battığından uzun uzun
yakınıyordu. Bir iş teslim etmeye gidiyor, döndüğünde yoldan, sıcaktan, 
müşterinin tavrından yakınıyordu.
Usta çocuğa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama sözlerinin hiçbir etkisi olmuyordu. 
Bir gün usta cırağını köye tuz almaya gönderdi.
Çırak ustasının söylediği gibi, tuzu alıp döndü. Usta bir bardak su getirmesini söyledi. Çırak bir bardak suyu getirdi. 
Usta, ''şimdi o tuzu suyun içine at'' dedi. Çırak ustasının söylediğini yaptı. 
Sonra usta 'şimdi o suyu iç' dedi. Çırak suyu içti ve tabii ki içer içmez de tükürdü. Öfkeyle ustasına bakarken, usta 'Nasıldı tadı' diye sordu. 
Çırak nefretle, 'çok acı' dedi. 
Usta çocuğa 'Tuzu yanına al gel, gidiyoruz' dedi. Çırak ustasının peşine takıldı. Bir süre sonra civardaki gölun kıyısına geldiler. 
Usta çırağa 'Bütün tuzu göle dök' dedi. Çırak söyleneni yaptı. 
Usta 'Şimdi gölün suyundan iç' dedi. Çırak içti.
'Suyun tadı nasıldı' diye sordu usta. Çırak, 'çok güzeldi' dedi.
'Peki tuzun acısını hissettin mi' diye sordu bu kez de. Usta çıragı karşısına oturtup anlattı: 
'Hayattaki bütün olumsuzluklar işte bu bir avuç tuz gibidir. Eğer sen küçük bir bardak su isen, nasıl tuzun bütün acısını tattıysan, hayatın bütün olumsuzluklarından da öyle etkilenirsin.
Eğer sen kişiliğinle ve gönlünle bu önümzdeki göl gibi isen, hayatta karşılaşabileceğin bütün olumsuzluklar seni, o bir avuç tuz, gölün suyunu nasıl etkilediyse öyle etkiler, bir bardak suda tattığın acıyı vermez sana. Seçim senindir : 
Ya bardak olacaksin ya da göl...

DEĞERİMİZİ ASLA KAYBETMEYİZ...

Meşhur bir hatip konuşmasına 100 dolarlık bir banknotu elinde tutarak başladı.

- Bu 100 dolarlık banknotu kim ister? diye sordu.
Salonda eller tek tek havaya kalktı.
- Tamam. Bu 100 doları içinizden birine vereceğim, ama önce lütfen müsaade edin, dedi ve banknotu iyice buruşturduktan sonra tekrar sordu:
- Hâlâ kim istiyor?
Salonda aynı eller havaya kalktı. Bu defa, adam, banknotu yere attı ve ayakkabısıyla ezdi. Ardından eğildi ve parayı aldı. Banknot kirli ve buruş buruş olmuştu.
- Hâlâ isteyen var mı? diye sordu.
Salonda eller tekrar havaya kalktı.
- Arkadaşlar, sanırım hepiniz çok önemli bir ders öğrendiniz. Paraya ne yaparsam yapayım siz hâlâ onu istemeye devam ettiniz, çünkü biliyordunuz ki, bu banknot değerinden bir şey kaybetmedi. İşte bunun gibi, bizler de hayatta çok zor durumlarla karşı karşıya kalırız. Zirveden aşağılara düşeriz, istiskale uğrarız; üzerimizden basıp geçerler; bütün o olumsuz hadiseleri yaşarken, eğer kişiliğimizi muhafaza edersek, başımıza ne gelirse gelsin değerimizi asla kaybetmeyiz.

15 Mayıs 2010 Cumartesi


BİR DİN HAYATTAN NASIL ÇEKİLİR?

Önce bir mesel…
Kralın biri, huzurunda el pençe divan duran saray erkanından bir bardak su istemiş. Saray erkanın içinde muhafızlar, şairler, dalkavuklar, medyumlar, müneccimler, kahinler, din adamları vs. hepsi varmış. Geniş bir halka oluşturmuş halde krallarını ayakta dinliyorlarmış…
Kral su isteyince emri şu şekilde yerine getirmeye başlamışlar:

Şair: “-Yüce efendimiz ve haşmetli kralımızın emrindeki şu zerafete bakın. Böyle bir şiir dünya tarihinde daha söylenmedi: “Su getirin, su getirin, su getirin…”
Dalkavuk: “-Efendim sizin sözünüzün üstüne söz söylenmedi şu alemde: “Su getirin, su getirin, su getirin…”
Din adamı: “-Her kim bunu günde 100 kez söylerse cennet köşkleri onu bekliyor, aşk ile bir daha: “Su getirin, su getirin, su getirin…”
Kahin: “-Bana bir su getirin” cümlesinin ebced hesabı ile değeri 2015’dir. Kralımız bu yılda kıyametin kopacağını haber veriyor. O yıla dikkat edin ve bu cümleyi sakın unutmayın: “Su getirin, su getirin, su getirin…”
Velhasıl, bir bardak suyu getiren olmamış ama her yan “Su getirin…” sesleriyle inlemiş… Bir “su edebiyatı”dır almış başını yürümüş… Dilden dile dolaşmış, hafızlar ezberlemiş, en güzel hatlarla yazılıp duvarlara asılmış…
Ne zavallı bir kral ve ne hazin bir durum, değil mi?

Tabi bu bir mesel (örnek).
Sanırım Mevdudi’nin Tefhimu’l-Kur’an’ın’da okumuştum yıllar önce.
Meseldeki “Kral” ile Allah’ı, “Su getirin” emri ile Kur’an ayetlerini, diğer şair, din adamı, dalkavuk, medyum, kahin vs. ile de neyi ve kimleri kastettiğimi sanırım anladınız; şerhe gerek var mı?
Bir dinin hayattan çekilişi de işte böyle oluyor.
Unutularak, metinleri kaybolarak, hafızalardan silinerek, bir daha ne göreni ne duyanı kalmayarak bir çekiliş değil bu…
Okunarak, ezberlenerek, yazılarak, her yere asılarak, büyük saygı duyularak, çok satarak, çok konuşularak, tırlar dolusu dağıtılarak, salonlar dolusu dinlenerek ve fakat asla gereği yapılmayarak bir hayattan çekiliş…

Her yerde “Su getirin” sesleri ama bir bardak su getiren yok! Bu kral çıldırmasın da ne yapsın? Saçını başını yolmasın da ne yapsın? Üstelik de ona “büyük saygı” adına yapılmıyor mu?

İhsan Eliaçık