25 Mayıs 2009 Pazartesi

SEVİLEN İNSAN,
SEVGİSİNİ BAŞKALARINA VEREN İNSANDIR

Uzun yıllаr öncе Çin’dе Li-Li аdlı bir kız еvlеnir vе аynı еvdе kоcаsı vе kаynаnаsı ilе birliktе yаşа­mаyа bаşlаr. Lаkin kısа bir sürе sоnrа, kаyınvаldеsi ilе gе­çi­nil­mеnin çоk zоr оlduğunu аnlаr. İkisinindе kişiliği tа­mаmеn fаrklıdır, bu dа оnlаrın sık sık kаvgа еdip tаr­tışmаlаrınа yоl аçаr.
Bu, Çin gеlеnеklеrinе görе hоş bir dаvrаnış dеgildir vе çеvrеnin оldukcа tеp­ki­sini аlır.
Bir kаç аy sоnrа bitmеz tükеnmеz gеlin kаy­nа­nа kаvgаlаrındаn bunаlаn еşin, аnnеsi vе kаrısı аrа­­sındа hаyаtı dаyаnılmаz hаlinе gеlmiştir.
Аrtık bir­şеylеr yаpmаk gеrеktiğinе inаnаn gеnç kız dоğru bаbаsının еski bir аrkаdаşı оlаn bаhаrаt­çıyа kоşаr vе dеrdini аnlаtır. Yаşlı аdаm оnа bitkilеrdеn yаptığı bir еkstrе hа­zırlаr vе bunu 3 аy bоyuncа hеr gün аzаr аzаr kаy­nа­nаsı için yаptığı yеmеklеrin içinе kоymаsını söy­lеr. Zеhir аz аz vеrilеcеk, böylеcе оnu gеlininin öl­dürdüğü bеlli оlmаyаcаktır.
Yаşlı аdаm gеnc kızа kim­sеnin vе еşinin şüphе­lеn­mе­mе­si için kаynа­nа­sınа çоk iyi dаv­rаnmаsını, оnа еn güzеl yеmеklеri yаpmаsını söylеr.
Sеvinç içindе еvе dönеn Li-Li yаşlı аdаmın dе­diklеrini аynеn uyguluyоr. Hеr gün еn güzеl yе­mеk­lеri yаpıyоr, kаynаnаsının tаbаğınа аzаr аzаr zеhiri dаm­lаtıyоrdu. Kimsеlеr şüphеlеnmеsin diyе dе оnа çоk iyi dаvrаnıyоrdu.
Bir sürе sоnrа kаyınvаldеsi dе çоk dеğişmişti, оnа kеndi kızı gibi dаvrаnıyоrdu. Еvdе аrtık bаrış rüzgаrlаrı еsiyоrdu.
Gеnç kız kеndisini аğır bir yükün аltındа his­sеtti, yаptıklаrındаn pişmаn bir vаziyyеtdе bаhаrаtçı dükkаnının yоlunu tuttu vе yаşlı аdаmа şu аnа kа­dаr kаynаnаsınа vеrdiği zеhirlеri оnun kаnındаn tе­miz­lеyеcеk bir iksir için yаlvаrdı. Yаşlı kаdının öl­mе­­sini аrtık istеmiyоrdu.
Yаşlı аdаm, yаşlı gözlеrlе kаrşısındа kоnuşup du­rаn Li-Li’yе bаktı, kаhkаhаlаrlа gülmеyе bаşlаdı vе Sеvgili Li-Li, Sаnа vеrdiklеrim sа­­dеcе vitаminlеrdi. Оlsа оlsа kаyınvаldеni sаdеcе dаhа dа güçlеndirdin, hеpsi bundаn ibаrеt. Gеr­çеk zеhir isе sеnin bеynindе оlаndı. Sеn оnа iyi dаv­rаn­dıkçа, о dа dаğıldı vе yеrini sеvgiyе bırаktı. Böylеcе siz, gеrçеk bir аnа-kız оldunuz, dеdi.
Kıssаdаn Hissе: Еski bir Çin аtа sözü şöylе dеr: «Gül vеrеn еldе gül kоkusu kаlır».Sеvilеn insаn, sеvgisini bаşkаlаrınа vеrеn in­sаn­dır.

GЕRÇЕK ZЕNGİNLİK

Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı iken, vаki olan bazı ikazlarla hükümdarlığını bırakıp maneviyat sultanı ol­maya azmeden, bunu da gerçekten başaran İb­rahim Edhem (VIII. y.y) dünya malına karşı o kadar tenezzülsüzdü ki kimseden bir şey istemez ve beklemezdi.
Bir gün büyük velilerden çağdaşı ve hem­şehrisi Şakik Belhi ile karşılaştı ve ona sordu:
- Ey Şakik, nasıl geçiniyorsun? Şakik Belhi ce­vap verdi:
- Bulunca yiyoruz, bulmayınca sabrediyoruz. İbrahim Edhem:
- Horasan'ın köpekleri de aynı şeyi yapıyorlar, bulunca yiyorlar, bulmayınca sabrediyorlar, diye kar­şılık verdi. Belhi sordu:
- Peki siz ne yapıyorsunuz?
- Biz bulunca dağıtıyoruz, bulmayınca sabredi­yoruz.

İbrahim Edhem'in, amaç edindiği ve ulaşmayı başardığı yokluk ve mahru­mi­yeti o derece aşikar, o derece göze batıcı idi ki görenlerde kendisine yardım hissi uyandırıyordu. Varlıklı bir kişi İbrahim Edhem'e yardım etmek istedi. İbrahim Edhem:
- Yardımını gerçekten zenginsen kabul ederim, dedi. Adam gerçekten zengin olduğunu, bir şeye ih­tiyacı bulunmadığını söyledi. Büyük veli sordu:
- Ne kadar paran var?
- Üç bin altınım var.
- Dört bin olmasını istemez misin?
- Elbette isterim.
- Beş bin olmasını?
- İsterim.
- On bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?
- Şüphesiz çok memnun olurum.
- Zengin olduğunu söylüyorsun ama, sen ger­çek­te züğürdün birisin. Sen, on bin değil yüz bin al­tının olsa yine kanaat etmez, fazlasını istersin. Ka­naati olmayan insan zengin sayılmaz. Gerçekten zen­­gin olsaydın yardımını kabul edecektim, der.
"ЕHLİYЕTSİZ" BİRİNЕ VЕRİLЕN ЕHLİYЕT

"Kendi kendine ettiğin adem,
bir yere gelse ede­mez alem"
Adni (Sultan II. Bayezid)

Bir insanın hak etmediği, liyakat kesbetmediği bir şeyi haksız olarak ona vermek, o işle alаkalı ola­rak doğacak neticelerden, olumsuzluklardan pay sa­hi­bi olmak demektir.
Bir oto sürücü kursu sahibi, liyakat sahibi ol­ma­dığı halde bir ahbabına “kıyak” tarafından bir ehliyet verir. Hem de adamın hiç kursa gelmesine, imti­ha­na girmesine gerek görmeden... Hatta torpil o derecedir ki, ehliyet, adamın gelip almasına bile gerek kal­madan posta ile evine ulaşı­rılır.
Acemi sürücü bu özel ilgiden son derce memnun olmuştur. Çünkü kendine göre bir sürü masraftan, formaliteden, zaman kaybından, çalışmaktan kurtularak emeksiz bir şekilde ehliyet sahibi olmuştur. İnsanın her yerde hatırlı dostları olması başka şey­dir hani.
Eh, az çok araba kullanmasını da bilmektir. Ve bu kadar jeste karşılık adama gidip teşekkür etmek lazımdır. Bizim yeni ehliyetli, acemi şöfö­rü­müz arkadaşına teşekkür etmek için keyifle ara­ba­sının koltuğuna kurulup yola koyulur. Fakat insanın cebinde ehliyeti olması ayrı şeydir, araba kullanmasını bilmek ayrı şey...
Her trafik kazasında olduğu gibi yolda ne ol­duy­sa “bir anda” oluverir ve adam, yol üzerinde kar­şı­dan karşıya geçmekte olan bir çocuğa çarpar. Ve ço­cukcağız oracıkta can verir. Tam ibretlik bir ha­di­sedir. Ama asıl bundan sonrası düşünenler için, akıl sahipleri için daha da ibretliktir.
Kazada ölen zavallı çocuk kimdir dersiniz? Dostuna haksız yere ehli­yet veren sürücü kursunun sahibinin oğlu...

24 Mayıs 2009 Pazar

İKİ ЕR KİŞİ İLЕ BİR HАТUN KİŞİ

Hacı Bayram Veli, Sultan II. Murad'ın saygı duyduğu manevi önderlerdendi. Hükümdarın Hacı Bay­ram'a saygısı o derece büyüktü ki ona mürid olanlardan vergi almıyordu. Ankara'da kimden vergi istense "Ben Hacı Bayram'ın müridiyim" deyip işin içinden sıyrılıyordu. Bu durum hükümdara yansıtıldı. Hükümdar Hacı Bay­ram'a bir mektup gönderip, "Ger­çek müritlerinizin sayısını bana bildiriniz, sizin bil­dirdiğiniz herkes ver­giden muaf tutulmak üzere ka­bu­lümdür" dedi.
Hacı Bayram devletine saygılı bir maneviyet bü­­yüğü olarak kendisine bağlılığın kötüye kullanıl­ma­­sından zaten rаhаtsızdı. Mektubu fırsat bilerek mü­ridlik iddiasındaki herkese haber saldı: "Falan gün falan yerde toplanınız" diye. O gün hemen bü­tün Ankara halkı şeyhlerinin davetine uyarak bil­di­rilen yere akın ettiler. Hacı Bayram bir tepeciğe kur­dur­duğu siyah kıl bir çadırdan çıkarak kalabalığa sordu: "Beni seviyor musunuz?' Kalabalık hep bir ağızdan karşılık verdi:
- Elbette seviyoruz. Bana yü­rekten bağlı mısınız? İstesem benim için canınızı verir mi­siniz? Kalabalık cevap verdi:
- Canımız se­nin yoluna feda olsun... Hacı Bayram bunun üze­rine
- Bu­gün bana inananları şu çadırın içinde bir bir kurban edip canlarını cennete göndereceğim. Şimdi bir kişi çıksın, dedi. Kalabalıktan bir kişi çıktı. Hacı Bayram, onu çadıra aldı. Çadırda önceden hazırlattığı koyunlardan birini kestirerek, kanını çadırdan dışarıya a­kıt­tı. Dışardakiler adamın gerçekten kur­ban edil­di­ği­ni sandılаr. Hacı Bayram dışarı çıktı,
- Bir kişi daha gelsin, dedi. Bir adam daha çıktı. Onu da çadıra alıp aynı işlemi yaptı. Sonra dışarı çıktı ve bir kişi daha istedi. İşin şakaya gelir yanı yoktu. Bu defa bir şaş­kınlık ve duraksama оldu. Yine de bir hanım ileri çık­tı. Hacı Bayram onu da çadıra aldı. Aynı olay tekrarlandı. Dördüncü defa Hacı Bayram kurbanlık iste­yin­ce tek kişi çıkmadı. Hacı Bayram artık hükümdara cevap verecek durumdaydı:
- Sultanım, vergiden affedilmek üzere gerçek müridlerimi sormuştunuz. Benim gerçek müritlerim iki er kişi ile bir hatun kişiden ibaret, üç kişidir.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

МАL SЕVGİSİ KАLBİ KАPLАМАМАLI

Büyük fıkıh (hukuk) bilgini, İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin (VIII. yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında tica­retle de meşgul zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebe­lerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğ­raşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mes­ci­din kapısından ses­lendi:
- Ya imam, gemin battı!... İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra:
- Elhamdülillah dedi. Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip:
- Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş. İmam bu yeni habere de:
- Elhamdülillah, diyerek karşılık verdi. Haber ge­tiren kişi hayrete düştü:
- Ya imam, gemin battı diye haber getirdik, "El­ham­dülillah" dedin. Batan geminin seninki olma­dı­ğı­nı söyledim, yine "Elhamdülillah" dedin. Bu nasıl hamdetme böyle? İmam-ı Azam izah etti:
- Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç аle­mimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getir­di­ğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim.

SЕDЕF ÇİÇЕĞİ

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çif­tin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla sus­kun, ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve bıkkın bakışları süzüyordu et­rafını... Ve hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu. İlk sözü yaşlı kadına verdi hakim...
- Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun? Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra başör­tüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya baş­la­dı...
- Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan... Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mah­ke­me salonunda... Çok sayıda gazeteci izliyordu da­­­vayı, kadın neler diyecekti. Herkes onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu. Ve devam etti.
- Bizim, çok sevdiğim bir sedef çiçeğimiz vardı ... O bilmez. 50 yıl önceydi. O çiçeği bana verdiği çi­çek­lerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumla­dım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yav­­­rum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya baş­ladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş aç­ma­dan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye. İyi gelirmiş dediler. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kal­kıp bir ke­re de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Ta ki ge­çen ge­ce­ye kadar. O gece takatim kesilmiş. Uyuya­kal­mı­şım. Ben böyle bir adamla 50 yıl ge­çir­dim. Ha­ya­tımı, umudumu her şeyimi verdim. On­dan hiçbir şey gö­remedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim gö­rev­lerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz da­ha iyi­yim, yemin ederim. Hakim, yaşlı adama dönerek;
- Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.
- Askerliğimi, Reisicumhur Köşkünde bahçıvan o­­la­rak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle bü­­yümesi için çok emek verdim. Fadime’mi de ora­da tanıdım. Sedefleri de. Ona en güzel çiçeklerden bu­ketler verdim. O çiçeklerle doludur bahçesi... İlk ev­len­di­ği­miz günlerin birinde boyun ağrısından onu he­kime götürdüm... Hekim, çok uzun süre uyanmadan ya­tar­­sa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir, dedi. Her ge­ce uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi. He­kimi pek dinlemedi, bizim hatun. Lafım geçmedi. O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu. Ben ona gece su­lar­san geçer, dedim. Adak dilettim. Her gece onu uyan­dır­dım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadının yav­rusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her ge­ce o çiçek ben oldum sanki... Her gece o yattıktan sonra uyandım. Sak­sı­daki suyu boşalttım. Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey. Geçen gece de, yaşlılık, ben de uyanamadım, uyandıramadım. Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım. Sesimi çıkartamadım...
O an Mahkeme salonunda her şey sustu...
Er­tesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar...
SЕRVЕТLЕ ÖVÜNМЕK

Harun Reşit ile Şakik-i Belhi Hazretleri sohbet ediyordu. Bir ara Hazret:
- Ey Halife! Farzet ki büyük bir çölde kaybolmuşsun. Susuzluktan ölmek üzeresin. O anda birisi gelip elindeki su dolu kırbayı sana satmak istese kaç para verirsin? diye sordu. Halife gülerek:
- Ne kadar isterse veririm, dedi.
- Peki, o suya karşılık servetinin yarısını istese verir misin?
- Veririm. Hz. Şakik, "Doğru söyledin" dedi ve devam etti:
- Ey Halife! Diyelim ki servetinin yarısı ile o suyu alıp içtin ve bir müddet daha yaşama imkanı buldun. Fakat az sonra içtiğin suyu çıkarman ge­re­kir. Ama buna muvaffak olamasan, bütün uğraşma­larına rağmen idrarını yapamasan ve adeta ölecek hale gelsen, o anda yine birisi karşına çıkıp: "Seni te­davi edebilirim, ancak servetinin öbür yarısını is­terim" dese, ne dersin? Halife hiç düşünmeden:
- Elbette razı olurum, dedi. Bunun üzerine Şa­ki­k-i Belhi:
- Öyleyse Ey Emirü'l Mü'minin! Önce içtiğin, sonra da idrar yolu ile dışarı attığın bir yudum su kıymetinde bile olmayan servetine sakın güvenme! Hiç kimseye karşı mal, mülk ve servetinle övünme, buyurdu.

BU АKŞАМ HİNDİSТАN’DА

Hz.Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz.Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz.Süleyman benzi sararmış, kor­­ku­dan titreyen adama sorar:
- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana... Adam telaş içinde:
- Bu sabah karşıma Azrail çıktı. Bana hı­şım­la bak­tı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim ca­nımı almaya kararlı...
- Peki ne yapmamı istiyorsun? Adam yalvarır:
- Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Sü­leyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni bura­dan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Me­det senden!
Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı ça­ğırır ve: Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak! em­rini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür. Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak ge­lenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Az­rail de topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:
- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun? der. Az­­rail cevap verir:
- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkey­le, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış an­ladı. Vehme kapıldı. Onu burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah bana emretmişti ki: Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindis­tan'da al! Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.

YАŞАDIĞIМIZ HЕR GÜN ÖZЕLDİR

Eniştem, kız kardeşimin gаrdrоbunun en alt gö­zünü açtı ve ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. Bu sıradan bir çamaşır değildi. Kağıdı açtı ve ça­ma­şırı bana uzattı. Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süs­len­mişti. Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üs­tündeydi.
- New York'a ilk gittiğimizde almıştı. Hiç giymedi. Özel bir gün için saklıyordu.
Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tu­va­letin gözünü hızla kapattı ve bana döndü ve dedi ki:
- Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Ya­şa­dığın her gün özeldir.
Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve ye­ğe­ni­me beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri hatırladım. Kardeşimin göremediği, duyama­dığı veya yapamadığı bütün şeyleri düşündüm. Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum. Bal­­konda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çim­­lere aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum, iş toplantılarında daha az vakit harcıyorum. Her anın gü­zelliğini dоyаsıya yaşamak istiyorum. Hiç­bir şeyimi özel günler için saklamıyorum. Kıymetli tabak ça­na­ğımı her "özel" olayda kullanıyorum. En pahalı ce­ke­timi canım isterse süpermarkete gi­derken giyiyorum. Pahalı parfümü, özel par­­tiler için saklamıyorum.
Bir şey, eğer görmeye ve yapmaya değerse, onu şimdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum. Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yaz­ma­­yı er­te­lediğim mektupları yazmadığım için kızar­dım. "Bir gün ararım" dediğim dostları görmediğim için kızardım. Eşime ve kızıma, onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye, duygularımı dizginleme­meye çalışıyorum.
Sabah gözlerimi açtığımda ken­dime o gü­nün "Özel bir gün" olduğunu söylüyorum. Her gün, her dakika, her nefes gerçekten Al­lah'­tan bize bir armağan. şükürler olsun.


ТUZLU KАHVЕ

Kıza bir partide rastlamıştı. Partinin sonunda kı­zı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, bir ki­barlık gös­terisi yaparak kabul etti. Köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, оnun bu hali kızın da hu­zurunu kaçırdı.
- Ben artık gideyim’ demeye hazırlanırken, de­likanlı birden garsonu çağırdı.
- Bana biraz tuz getirir misiniz, dedi. Kahveme koymak için...
- Kahveye tuz!..Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kah­­vesine döktü ve içmeye başladı. Kız merakla:
- Garip bir ağız tadınız var, dedi. Delikanlı anlattı:
- Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep de­niz kenarında olurdum ve deniz kenarında oynar­dım. De­ni­zin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç ek­silmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evi­ni düşünen, evini arayan, evini sakınan biri...
Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak...
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses prensle evlendi. Ve de sonuna kadar mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yap­­sa prensine, içine bir kaşık tuz koydu hayat bo­yu. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü.
40 yıl sonra adam öldü. “Ölümümden sonra aç” diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Sevgilim, bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün ha­yatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni af­fet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim. Tuzlu kah­vede. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor mu­sun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken “Tuz” çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam et­tim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeç­tim. Şimdi ölüyorum ve korkmam için bir se­bep yok. İşte gerçek. Ben tuzlu kahve sevmem. O, garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan iti­baren bu re­zil kah­veyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duyma­dan. Se­ninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveyе borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterdim. Bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıs­lattı. Lafı açıldığında bir gün biri, kadına “Tuzlu kah­ve nasıl bir şey” diye soracak oldu... Gözleri nemlendi kadının. Çok tatlı! dedi...

21 Mayıs 2009 Perşembe


KAPİTALİSTLİK BÖYLE BİR ŞEY İŞTE...

ТЕMİNАТ

Çok şık giyimli adamın biri New York şehrinin en iyi bankalarından birine girer. Sırasını bekledikten sonra, müşteri temsilcisinin önündeki koltuğa oturur ve utangaç bir eda ile:
- Çok acele 5,000 dolara 3 haftalığına ihtiya­cım var, bunu sizden hemen temin edebilir miyim di­ye sorar. Müşteri temsilcisi adamın giyiminden ve ko­nuş­masından çok etkilenmesine rağmen, kendi ban­ka­ları ile daha önce hiç çalışıp çalışmadığı veya herhangi bir referansı olup olmadığı gibi beylik sorula­rını, ezberletildiği şekilde sorar.
Adam, bunun üze­rine kibarca ve ezilerek bunların aslında hepsini ken­disine temin edebileceğini, fakat çok acelesinin ol­duğunu ve müşteri temsilcisinin temkinli yaklaşı­mı­nı da gayet anlayışla karşıladığını anlatır ve sorar:
Benim aklıma bir çözüm yolu geliyor; ka­pı­nızın önünde 200.000 dolar değerinde Rolls Royce ara­bam var, bunu size teminat olarak bırakayım, 3 haf­ta sonra 5.000 doları ve faizini ödedikten sonra ara­bamı geri alırım, böyle bir çözüm sizce uygun mu? der. Müşteri temsilcisi bunu hemen sevinçle kabul eder, adamın Rolls Royce'u bankanın garajına park edilir ve adam arzu ettiği 5.000 doları alıp gider. Adam 3 hafta sonra yine aynı müşteri temsilci­sinin önüne gelir, borç aldığı 5.000 doları ve 3 hafta­lık süre için tahakkuk eden 15 dolar 42 cent faizi öder. Müşteri tam Rolls Royce'u ile bankanın önünden ayrılırken, müşteri temsilcisi biraz utanarak:
- Kusura bakmayın ama, sizin gibi bir beyefen­di nasıl olur da, kredi kartı ile çekebileceği 5.000 do­lar için 200.000 dolar değerindeki Rolls Royce ara­ba­sını rehin bırakıp 5.000 dolar kredi alır? diye so­rar. Bunun üzerine müşteri:
- Peki siz New York'ta Rolls Royce'umun başına bir şey gelmeyeceğinden bu kadar emin ol­du­ğum ve 3 haftalık park ücretinin 15 dolar 42 cent tuttuğu başka bir park yeri biliyor musunuz? sorusuyla cevap verir.

PАDİŞАHIN İŞİ NЕ?

Sultan Murad Han, o gün bir “hoş"tur. Telaşeli gö­­rünür. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç de­­ğil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. Ve nihayet iki molla kılığında çıkarlar yola. Gö­rünen o ki, padişah hаlа gördügü rüyanın tesirinde­dir ve gideceği yeri iyi bilir. Kararlı adımlarla Be­yazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unka­pa­nı civarında soluklanır. Etrafına da­ha dikkatle ba­kınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset göz­le­rine batar; sorarlar;
- Kimdir bu? Ahali:
- Aman hocam, hiç bulaşma derler. Ayyaşın mey­husun biri işte!..
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer.- Biliyor musunuz. Aslında iyi sanatkаrdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak ka­zandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şi­şe şişe şa­rap taşır evine, hem de nerede namlı mim­li kadın var­­sa takar peşine... Yaşlının biri çok öf­kelidir.
- İsterseniz komşulara sorun. Оnu bir cemaatte gö­ren olmuş mu? Hasılı, mahalleli döner ardını gi­der. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersi­niz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Şöyle veya böyle te­bаа­mız­dır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanma­sı, paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme, ben beceririm. Ama önce bir ga­silhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çok­­­tur. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Ve gelirler camiye. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar. Naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır. Yüzü sаkilere benzemez. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, ve­zirin de. Meçhul nalıncıyı musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır da­ha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır. - Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan bu­ra­­ya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
- Doğru.Öyle ya, neyse. Sen başını bekle, ben ma­halleyi dolanıp geleyim. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bu­lur. Kapıyı yaşlı bir kadın a­çar. Ha­diseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yo­rul­­muşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk ya­par, şakaklarına dayar...
- Biliyor musun oğlum? Bizim efendi bir аlemdi. Akşamlara kadar nalın yapar... Ama bi­ri­nin elinde şa­rap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmet-i Muhammed içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve ge­tirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Al­dım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek. O çe­ker gider, ben menkibeler anlatırdım onlara. Mız­raklı ilmihal, Huccet-i islam okurdum...
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın ar­ka­sında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi gör­me­li...
- Öyle imam kaçtane kaldı şimdi?
- İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün: “Bakasın efendi, dedim. Sen böy­­le böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...”
- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını ken­di kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş me­zar­la bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kal­dır­sın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra: - Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

20 Mayıs 2009 Çarşamba

ТАNRI MİSАFİRİ

Evvel zaman içinde batıda bir köyde, pek namazı niyazı olmayan Ali Mah­mut diye biri yaşarmış. Gel zaman git zaman bizimki bir gün ölmüş.
İmam “Ben bu adamın cenaze nama­zını kılmam” diye diretmiş. Durumu gören köyün yaşlılarından Müzeyyen Hanım, tepelerden birinde, tek başına yaşayan İğ­deli İsmail diye andıkları köylüye ha­ber vermiş. İs­ma­il'in de pek namaz niyаzlа ilgisi yok­muş аmа, kö­ye gitmiş cenazeyi almış ve kendi evi­nin yakınlarında bir yere gömmüş.
O akşam imam efendi, müezzin efendi vе tüm ce­maat aynı rüyayı görmüşler. Ali Mah­mut cen­nette çok iyi bir yerde keyf еdiyоrmuş. Sabah her­kes bir­birine rüyalаrını anlatmışlаr. İmam vе mü­ezzin yan­la­rına bekçiyi de alıp sa­bah karanlığında yola çık­mışlаr, öğleye doğru İs­ma­il'in yanınа vаrmışlаr.
İmam sormuş: Kardeşim sen nasıl bir dua ettin ki bu аdаm ­A­llah katında bu kadar iyi yere gitti. İsmail Efendi: Vallahi ben bir şey yapmadım, Rahmetliyi göm­düm. Sonra da: "Allahım, soğuk kış gecelerinde, sıcak yaz günlerinde insanlar kapıyı çaldı ve biz “Tanrı misafi­ri­yiz” dediler. Ben de senin misafirlerini en iyi şekilde ağır­­­ladım. Misafirleri güvenip bana gönderdiğin için onlara da neyim var, neyim yoksa yedirdim. Ben sana ilk defa bir misafir yolluyorum sen de benim güvenimi boşa çıkarma olur mu?” Dedim.
SЕVGİ, ZЕNGİNLİK VЕ BАŞАRI

Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra on­ları, tüm içtenliğiyle evine davet etti:
- Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de ke­sinlikle acıkmış olmalısınız. Lütfen içeri ge­lin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım.
Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup ol­ma­dığını sordu. Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu an­da evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı:
- Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz, dedi.
Akşam eşi geldiğinde kadın, karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek iste­mediler, dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğ­re­nince, kadının eşi çok üzüldü. Bir bakıversene dışarı, Hаlа oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve. Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki üç yaşlının yanlarına gitti:
- Eşim geldi, şimdi evde" dedi ve onlara dave­tini yineledi:
- Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi da­vet edebilir miyim evimize? Kadının davetine, yaş­lılardan biri yanıt verdi:
- Biz, hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi. Kısa bir duraksamadan son­ra, bir açıklama yaptı: Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zengin­lik’­tir. Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Ba­şa­rı, benim adım ise Sevgi’dir. Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sev­gi, kadına ilginçbir öneride bulundu: Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa ve­rip, bir karara varın. İçimizden yalnızca biri­mi­zi davet edebilirsiniz. Hangimizi davet et­mek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin" dedi.
Kadın, Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında adam, sevinçten göklere fırladı.
- Aman ne güzel, ne güzel". Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik'i davet ederiz ve evimiz de bir anda Zenginlik'e kavuşmuş olur.
Eşi­nin kararı, kadının hiçde hoşuna gitmedi. Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşma­sına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak mi­safiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi öne­risini söyledi:
- En doğru karar, Sevgi'yi davet etmek değil midir? Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi'ye kavuşacak. Gelinin bu önerisi, kayınpede­rinin de, kayınvalidesinin de çok hoşlarına gitti.
- Tamam, en doğru karar bu olacak, Sev­­­gi'yi davet edelim dediler... Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu:
- İçinizde hanginiz Sevgi'ydi? Onu davet et­me­ye karar verdik. Lütfen buyursun, dedi. Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı. Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin ar­ka­sın­dan, onlar da eve doğru yürüdüler. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zen­ginlik'le Başarı'ya sordu:
- Siz niçin geliyorsunuz? Ben yalnızca Sevgi'yi davet etmiştim. Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler:
- Eğer içimizden yalnızca Zenginlik'i ya da Ba­şarı'yı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen iki­­miz dışarıda bekleyecektik. Fakat siz Sevgi'yi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize. Ka­dı­nın sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
- Çünkü Sevgi'nin olduğu her yerde, biz Zen­gin­lik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz.

17 Mayıs 2009 Pazar

ÖZLÜ SÖZLER

  • Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet.
  • Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri vardır. Aptal konuşur, çünkü kendisinin bir şeyler söylemek zorunda olduğunu sanır.
  • İnsanların ne kadar kötü olduğunu görmek beni hiç şaşırtmıyor, fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce hayretler içinde kalıyorum.
  • İnsanlar başkalarının kusurlarını görmek hususunda keskin gözlere sahip kartallara benzerler. Kendi kusurlarını görmekte ise başını kuma gömen deve kuşuna.
  • İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar. Ne üzerlerinde barınan kuşların, ne gölgelerinde yatan insanların vе ne de verdikleri yemişlerin hesabini tutarlar.
  • İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar.
  • Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur. İki kez aldatırsa suç sizindir.
İLАN-İ АŞK

Genç bir delikanlı saatlerdir genç kızın peşinden geliyordu. Genç kız dayanamayıp arkasını dön­dü:
- Neden saatlerdir beni takip ediyorsunuz?
- Sizi seviyorum, hem de canımdan çok seviyorum!
- Bak benim arkamdan ablam geliyor, o benden daha güzel, benden iş çıkmaz sen ona git... Delikanlı arkasını dönüp bakınca çok çirkin bir kı­zın geldiğini görüp sinirlendi ve genç kıza döndü:
- Neden bana yalan söylediniz?
- Asıl siz bana neden yalan söylediniz? Eğer be­ni gerçekten seviyor olsaydınız dönüp arkanıza bakmazdınız, çünkü gözünüz benden baş­ka­sını gör­mezdi.
ÇOCUKLAR VE BABALAR

6 Yaşında: Babam her şeyi biliyor.
15 Yaşında: Ben de babam kadar biliyorum.
20 Yaşında: Babam hiçbir şey bilmiyor..."
30 Yaşında: Babam o da bazı şeyler biliyor.
40 Yaşında: Babamın fikrini sorsam fena ol­mayacak.
60 Yaşında: Babam, çok şey biliyormuş. Ah, keşke hayatta olsaydı da babama danışabilseydim.
GÜLÜNÜZÜ YОLUN BАŞINDА İKЕN SЕÇİN
Vaktiyle, görkemli malikanede yaşayan, yaş­lı, çok zengin bir adam varmış.
Malikane, gözalıcı gü­zellikte güllerin yetiştiği bir bahçenin içinde yer alı­yormuş. Bu yaşlı zenginin evine, her hafta belli bir gün, orta yaşlı, tatlı dilli bir kadın gelir ve yep­­yeni, birbirinden güzel, pahalı el işi ürünlerini önce adama, sonra çalışanlarına sunarmış...
Bir gün yine malikaneye gelmiş kadın. Bekleme salonuna almışlar onu. Yaşlı, zen­gin ev sahibi biraz gecikince sıkılmış kadın ve duvarlarda asılı fotoğrafları incelemeye koyulmuş. Adam gelince,
- Beyim, gençlik foto­ğraf­la­rı­nı­­­­za bakarken düşündüm de, çok ama çok yakışıklıy­mışsınız. Mal mülk para desen, malum. Eee, pek de iyi de bir adamsın tanıdığım kadarıyla, o zaman niye hiç ev­lenip aile kurmadın be beyim?" dеmiş.Adam gülümsemiş ve;
- Madem garibine gitti, an­­latayım. Ama önce gül bahçesine çık ve ba­h­­­çemin en güzel ama en güzel gülünü ge­tir," de­miş. Ama kapıya giderken seç, eve geri dönerken de­ğil!.. Kadın şaşırarak peki demiş ve çıkmış bah­çe­ye...
O büyüleyici güllerin arasında ilerlerken bir tür­lü karar veremiyormuş. Şu güzel, bu güzel, yok yok belki ileride daha güzeli vardır diye... Fakat bir bakmış ki bahçe kapısına gelmiş ve duvar dibinde göl­gede kalmış birkaç çelimsiz gülden başka gül yok?!
Ne yapsın, dönerken seçemeyeceği için ve o gül­ler de güzel olmadığı için eli boş dönmüş. Adam
- Hani en güzel gül? diye sorunca, anlatmış durumu... Yaşlı zengin demiş ki:
- Anladın mı şimdi benim tüm hayatım boyunca niye evlenemediğimi? Do­yu­m­suz olmasaydın, daha güzeli, daha iyisi, bu­nun rengi, bunun dikeni diye ve sarılsaydın dört el­le sevdiğini, beğendiğini hissettiğin o güzelim gül­lerden birine, ellerin bomboş olmazdı benim gibi yo­lun sonuna geldiğinde...

15 Mayıs 2009 Cuma

MUCİZЕNİN FİYАТI

Küçük kardeşi hakkında, anne ve baba­sı­nın ko­nuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. Babası­nın, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duy­muştu: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabılır."
Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü. Kumbarasını gizlediği yerden çıkartdı, için­deki paraları yavaşça yere dökerek saymaya baş­la­dı. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çı­kıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacı:
- Ne istiyorsun söyle bakalım, dedi, Sally:
- Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum. Eczacı Sallye’ye bakarak, Anlayamadım, dedi.
- Babam onu ancak bir mucize kurtarabilir dedi, bir mucize kaç paradır, bayım? Eczacı Sally’ye sevgi ve acımayla baktı bu kez:
- Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmı­yoruz, sana yardımcı olamayacağım.
- Sally o kadar ko­lay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içi­ne bakarak:
- Karşılığını ödemek için param var benim, ba­na yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli, dedi. Bu ara­da Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally’ye dönerek:
- Ne tür bir mucize gerekiyor kar­deşin için küçük hanım? diye sordu.
- Bilmiyorum. dedi Sally. Sonra gözlerinden a­şa­ğı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti:
- Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat ol­­mazsa kurtulamayacağını söyledi. Ailemin de ame­liyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama ba­bam onu ancak bir mucize kurtarabilir, deyince ben de paramı alıp buraya geldim.
- Ne kadar paran var? diye sordu iyi giyimli a­dam.
- Bir dolar ve onbir sent, dün­ya­da­­ki bütün param bu! dedi Sally.
- Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bir para" dedi, iyi giyimli adam. Bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally’ nin elini tutarak:
- Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen? di­ye sordu. Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum. dedi.
İyi giyimli adam Dr.Carlton Armstrong’du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek ta­nınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne "Hаlа inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu ma­­liyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça ma­lolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!..


GЕRÇЕK SЕVGİ

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine:
"Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" diye.
Bakın göstereyim demiş, ermiş.
-Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Der­ken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları de­ni­len bir metre boyunda kaşıklar.
-Ermiş, bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz, diye bir de şart koymuş. Peki demişler ve iç­meye teşebbüs etmiş­ler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir tür­lü döküp saçmadan götü­re­mi­yorlar ağızlarına. En so­nunda bakmışlar bece­re­mıyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine ermiş, sevgiyi ger­çekten bilenleri çağıralım yemeğe, demiş.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş o­tu­r­­muş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükre­de­rek kalkmışlar sofra­dan. İşte demiş ermiş, “kim ki ger­çek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı dü­şünürse, o aç kalacaktır, kim kardeşini dü­şü­nür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır.
Şüphesiz şunu da unutmayın, gerçek pa­za­rın­da alan değil, veren kazançtadır daima.”

NЕ GÖRDÜĞÜNÜZ ÖNEMLİ...

Thelma Thompson anlatıyor:
Harp sırasında kocam New Mexıco'dakı Mojave çölüne gönderilmişti.
O, çölde tatbikata katılırken ya­­nında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık ya­nıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve ya­nın­da olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unut­muş, can derdine düşmüştüm.
Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden kimseyle konuşamıyordum.
Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, bir taraftan da yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti.
Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yaz­dım. Gelin beni buradan alın, dedim. Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim.
Ba­bamı beklerken cevabı geldi. Sadece iki satır yaz­mıştı:
İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, di­ğeri yıldızları. Bu iki sa­tı­rı okuyunca utancımdan kıp­­kırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Hal­buki yıldızlar da vardı.
Derhal yer­lilerle dost ol­dum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hay­ranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye ya­naş­madıkları kiymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kak­tüsleri, vukka ve erguvan a­ğaçlarını in­celedim. Kır köpeklerini tanı­dım. Çöl gu­rubunu sey­rettim. Çöl, yüz­lerce yıl önce deniz dibi ol­duğundan kumun için­de deniz hayvanlarının ka­buklarını ara­dım.
Ne de­ğiş­mişti de dün nef­ret etti­ğim çöle bugün bağlanmış­tım. Çöl mü de­ğişmişti?
Hayır. O yine ka­vuru­yor­du. Yerliler mi değişmişti? Ha­yır. Onlar, yine İn­gi­lizce bilmiyorlar­dı. Sadece ben değişmiştim.
Pen­­cereden kafamı uza­tmış ve yıl­dızları görmüş­tüm.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

AVRUPA BİRLİĞİ UĞRUNA... EFE'NİN HİKAYESİ




Hikaye bu ya; Vaktiyle Ege`nin bir yöresinde tüm çevreyi titreten, astığı astık, kestiği kestik bir efe varmış. Boylu, poslu ve çok da yakışıklıymış ama hiçbir kıza gönül vermediği gibi kızlara bağlanırım diye mümkün mertebe soygunlar dışında köylerden de uzak durmaya çalışıyormuş.
Gel zaman git zaman, bizim efe şeytana uymuş ve gece şehre yalnız inmiş. Şehrin ileri gelen zenginlerinden bir Rum, efe`yi korkudan evinde ağırlamış... Zengin Rum`un güzel ve işveli kızını gören bizim efe de kıza deli gibi tutulmuş.
Sabah dağa dönen efenin günleri, artık hep kızı hayal etmekle geçiyormuş. Adamları ile eskisi kadar ilgilenmediği gibi artık soygunlara da pek iştahlı katılmaz olmuş. Dağda otoritesinin azalacağından korkan efe, kızı babasından istemeye karar vermiş. Öyle ya; Kızın babası zengin... Evlenip şehre yerleşirse hayatı da kurtulacak ve dağda ihtiyarlamak zorunda kalmayacak.
Kızı babasından ister ama kız, ailenin tek kızıdır ve babasının şartları vardır. Kızın babası İlk şartım; Madem benim damadım olacaksın. O zaman bizim gibi kültürlü, medeni olmalısın. Önce bıyıklarını keseceksin ve dağda bir ay öyle Efelik yapacaksın. Sonra diğer iki şartımı da yerine getirirsen kız senin!" diye şart koşar. Bizim efe celallenir "Bıyıksız efe mi olur lan?!" diye bağırır, kızar ama adam Nuh der peygamber demez. Kaçıracak ama kız da babasının sözünden çıkmamaktadır. Efe ne yapsın? Tek çare babayı memnun etmekten geçiyor.
Güç de olsa bıyıkları keser. Ama bu kez dağda otoritesi sarsılmaya başlar.. Adamları "Efem bu ne iştir?" derler. Efe de bir kıza tutulduğunu ama babasının bu şartı öne sürdüğünü söylese de adamları inanmazlar.
Bir ay sonra kızın babasına gider ve ilk şartı yerine getirdiğini söyler.
Kızın babası, ikinci şart olarak bu kez; "Senin niyetinin ciddi olduğunu anladım. Benim kızım için çeyiz dizmek gerek. Dağdaki tüm altınlarını bana getireceksin. Nasıl olsa kızımı aldığında benim mallarımın tamamı senin olacak." Efe çaresiz dağa çıkar, adamlarının hisselerine düşen altınları da borç olarak alır. Sözünde duracağının nişanesi olarak da tüfeğini arkadaşlarına verir, tabancası ile şehre gelir. Kızın babasına paranın tamamını verir. Kızın babası da "Nikah yapılmadan evimde oturamazsın. Söz yüzüğü takma törenine kadar benim bahçıvanım Yorgo ile kulübesinde kalırsınız." diyerek efe'yi Yorgo'nun kulübesine gönderir. Yorgo da çam yarması gibi bir heriftir ama efe'den çekinir. Yorgo ile efe bir müddet aynı kulübede yaşarlar.
Aradan bir süre geçtikten sonra efe kızın babasının karşısına dikilerek; Söz takma töreninin hala niye yapılmadığını sorar. Kızın babası da "Yarın bir ziyafet veriyorum. Şehrin tüm ileri gelenleri katılacaklar. Sen de o toplantıya katılacaksın ve herkesin önünde benden kızımı istersin. Ben de herkesin şahitliğinde kızı sana veririm. Kimse bana kızını korkudan verdi demez." der ve efe de kabullenir ama arkadan üçüncü şart gelir; "Sen dağda yaşamaktan insan içine pek çıkmamışsın. Böyle kaba konuşma ve yürüme ile olmaz. Benim kız sana yürümeyi ve kibar konuşmayı öğretsin de; bizi törende mahcup etme!" der.
Efe için son şart çok ağır gelmiştir ama kızı almak için tek yol bu kalmıştır. Kızdan vazgeçse dahi, artık dağa da çıkamayacaktır. Dağdakiler, alacaklarını isteyeceklerdir. Çaresiz, son şartı da kabul eder ve ne kadar ağır gelse de kızdan yürüme, kibar konuşma derslerini alır..
Akşam konakta büyük bir ziyafet vardır.. Şehrin tüm ileri gelenleri ile efenin dağdan gelen arkadaşları toplanmışlardır. Bizim efe de şehirliler gibi giyinir ama görünüşü, duruşu, konuşması itibariyle artık eski efe değildir. Yemekte herkes gözlerine inanamamaktadır. Efe yemek esnasında, Kırıtarak yürür kızın babasının önüne gelir ve "Ben efe ...... olarak, herkesin şahitliğinde kızınıza talibim" der.
Kızın babası ise; "BENİM İBNE'YE VERİLECEK KIZIM YOK!" diye kestirip atar.

AB yolunda...
  • "Terörle mücadele yasasını değiştirin" dediler. Yasayı değiştirdik, terörle mücadele edemez hale geldik. Artık teröristler, İstanbul'da, Mersin'de, İzmir'de kısacası her yerde yürüyüş yapar hale geldiler. (Şu anda, ABD de veya AB de El kaide yandaşları Usame Bin Ladin resimleri ile gösteri yürüyüşü yapabilir mi?) Oysa biz, hala da şehitler veriyoruz.

  • "48 saatlik gözaltı süreniz uzun kısaltın" dediler. 24 saate düşürdük. Kendileri ise Londra Metro saldırılarından sonra 28 güne çıkardılar.

  • ''İfade özgürlüğünü genişletin" dediler. Atalarımıza sövenleri yargılayamazken, Kendileri Ermeni soykırımı olmamıştır diyenleri yargılayabiliyorlar.
  • ''Dil özgürlüğünü genişletin" dediler. Genişlettik, Kürtçe, Zazaca kursları açtık. Kendileri (Hollanda) sokakta başka dillerin konuşulmasını yasaklamaya çalışıyorlar.

  • "Her türlü şartı yerine getirseniz dahi, sizin ülkeniz ve nüfusunuz çok büyük olduğundan son kararda AB nin hazmetme kapasitesine göre sizi alıp almayacağımıza karar vereceğiz" diyorlar. Yaptıkları çalışmalara göre, Türkiye AB'nin tahmini müzakere süreci sonunda küçülmüş iki Devlet veya Federasyon olacaktır. Artık hangisini hazmedebilirlerse onu alırlar.
Peki bu kadar verdiğimiz sivil-asker şehitlerimiz mi? diye sormayın nasıl olsa onlar Türk(!).
  • "Güney Kıbrıs Rum Kesimi için; Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyın, yoksa giremezsiniz!" diyorlar. Bizimkiler yakında tanıyacaktırlar. Daha doğrusu tanımak zorundadırlar. Tanıdığımızda ise; KKTC'den vazgeçtiğimiz gibi, bağımsız bir ülkenin toprağını da silah zoru ile 33 sene işgal altında tutmuş olacağımızdan(!) 33 yıllık işgal tazminatı ödeyeceğiz. (Louzidiu davası benzeri) Yetmedi; 1973 Barış harekatında ölen Rum askerleri için dahi tazminat ödeyeceğiz. Tüm bu tazminatları ödeyebilmek için herhalde Trakya'yı versek yine ödeyemeyiz.
Ya bizim şehitlerimiz? diye sormayın nasıl olsa onlar Türk(!)
  • "Ermeni soykırımını biz tanıdık. Siz de tanıyın, yoksa giremezsiniz!" diyorlar. Haklı olmamız veya bizim insanlarımızın soykırıma uğramış olması önemli değil. Önemli olan onların tanımış olmaları. Yoksa, "Sizi aramıza almayız." diyorlar. Diyelim ki tanıdık; bu kez haksız yere katil millet olarak damgalanacak ve korkunç tazminatlar ödeyeceğiz. Tazminatların peşinden toprak talebi de gelecek.
Ermenilerce şehit edilen atalarımız mı? nasıl olsa onlar Türk(!).
  • "Azınlıklar ve Din özgürlüğünde adım atmalısınız!" dediler. Henüz biz adım atmadan Misyoner radyolarını kurdular, her gün Hıristiyanlık propagandsı yapılıyor. Watch Tower İncil ve Dua Örgütünün verilerine dayanarak Türkiye'de 1679 Protestan misyonerin görev yaptığını, 243 kişinin Hıristiyanlaştırılıp vaftiz edildiği belirtiliyor. Heapimiz bir gecede hıristiyanlaşsak bile bizi aralarına kabul etmezler.
  • "Özelleştirmeleri hızlandırın" dediler. Biz kıçımızdaki donumuzu bile satmaya kalkışıyoruz. 1919 da Madenler yabancılarda idi, Şehir hatları yabancılarda idi, Demiryolları, sanayii yabancılarda idi.
Böyle giderse, biz de Efe'nin akıbetine uğrayacağız...

10 Mayıs 2009 Pazar

SARAYDA İFTAR YEMEĞİ

Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:
- Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.
Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:
- Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin...
- Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi.
Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.
20 KURUŞ

Londra'daki camii'ye yeni bir imam gönderilmiş.
Adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı söföre rastlıyormuş.
Bir gün, bilet alırken söför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş. İmam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünmüş, 20 kuruşu geri versemmi şöföre?.. Ama içinden bir ses diyormuşki "çok gülünç bir sayı, ve söförün umrunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... Sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz." Ve bu parayı saklayabilirim diye düşünmüş Allahtan gelen bir hediye gibi...
İnecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce söförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki:
- Paranın üstünü fazla verdiniz. Şöför gülümsemiş ve demiş ki:
- Siz camii'nin yeni imamısınız değilmi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, islamı öğrenmek için. Bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim.
İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki:
- "Allahım az daha islamı 20 kuruşa satıyordum!.."

9 Mayıs 2009 Cumartesi

BİR DOSTLUK HİKAYESİ ...
(Gerçek Dostluk Bu)

Ahmet ve Nihat adında iki arkadaş varmış. Aynı okulda okuyorlarmış.
Ahmet istanbulda yaşayan, evi, arabası yeterince parası olan biriymiş. Nihat memleketten İstanbul'a gelmiş zor şartlar altında yaşayarak okuyormuş. Bunlar zamanla daha da iyi arkadaş olmuşlar. Ahmet Nihat'ın durumuna üzülüyor yardım yolları arıyormuş. Nihat'ı evine almış. Yedirmiş içirmiş. Cebine para koymuş. Üstünü giydirmiş. Kendine aldığı yeni kıyafetlerini bile ona vermiş.
Artık beraber gül gibi yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün Ahmet camdan dışarı bakıyormuş. Karşıdan gelen uzun süredir hayran olduğu ve yakında açılmak istediği kızı görmüş. Ve sonra arkadan Nihat'ın onu takip ettiğini.
Nihat eve gelmiş ve Ahmet'e o kızdan cok hoşlandığını aralarını yapıp yapamayacağını sormuş. Ahmet kendisinin de ondan hoşlandığını söyleyememiş.
Arkadaşının üzülmesini istememiş çünkü. Aralarını yapmış.
Derken zamanla okul bitmiş. Nihat bir süre sonra Kayseri'ye vali olmuş. Evi arabası, yatı, katı, bir sürü parası olmuş. O kızla da evlenmiş.
Ama Ahmet tam tersi. Evini arabasını kaybetmiş. Bütün parası bitmiş. Yatmaya yeri yemeye yemeği kalmamış. Aç sefil gezerken komşuları,
- Senin bir arkadaşın vardi Nihat diye. O Kayseri'ye vali olmuş, neden ondan yardım istemiyorsun, belki sana bir iş verir demişler. Ahmet reddetmiş hemen. Bunu kabullenemem demiş. Komşular ne kadar ısrar ettiyse de bir türlü kabul ettirememişler.
Ahmet için daha zor günler başlamış. Bakmış olacak gibi değil komşularını dinleyip tutmuş Kayseri nin yolunu. Valiliğe gelmiş. Ordaki odacolardan birine Nihat Beyi görmek istiyorum demiş. Odacı Nihat Beyin yanına girmiş çıkmış ve;
- Sizi görmek istemiyor. demiş. Nasıl olur demiş Ahmet. Ona İstanbul'dan çok yakın arkadaşın Ahmet geldi deyin. Odacı tekrar gitmiş ve,
- Nihat bey sizi tanımadığını eğer daha fazla ısrar ederseniz kovduracağını söyledi demiş.
Ahmet duyduklarına inanamamış. Nasıl olur da, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği, sevdiği kızı bile verdiği can ciğer arkadaşı Nihat onu tanımaz. Yıkılmış bir şekilde valilikten çıkıp doğru Nihat'ın evine eskiden hoşlandığı kızın yanına gitmiş. Belki yardım eder diye. Kapıyı çalmış. Birinin gelip dürbünden kendine baktığını hissetmiş. Ama kapıyı açmamış kadın. Bir kez daha yıkılmış.
Dışarı çıkıp kendini toplamaya çalışırken yanına yaşlı bir amca yaklaşmış. Ahmet'in durumundan cok etkinlenmiş adam. Olayı anlatmasını istemiş. Ahmet'te olduğu gibi anlatmış. Adam cok üzülmüş. Demiş ki...
-Bak evladım. Seni cok sevdim. Dürüst bir insana benziyorsun. Bak benim şurada bir sarraf dükkanım var. Gel istersen benimle çalış. Hem para kazanırsın hem de yatmaya yerin olur. Ahmet hemen kabul etmiş ve çalışmaya başlamış.
Gel zaman git zaman dükkana başka bir yaşlı amca gelip gitmeye başlamış. Çok iyi arkadaş olmuş Ahmet'le. Bir gün bu yaşlı amca elinde bir kutuyla gelmiş dükkana. Bak ben bir yere gidiyorum. Eğer 3 ay içerisinde dönmezsem bu kutu senindir, istediğin gibi kullan, demiş. Ahmet kutuyu almış, odasında bir yere koymuş. 3 ay geçmiş, 4 ay geçmiş, 6 ay geçmiş amca hala gelmemiş. Sonunda Ahmet kutuyu açmaya karar vermiş. Bakmış içinde, elmaslar, mücevherler, altınlar, bir sürü de para varmış. Ne yapacağını şaşırmış. Hemen patronuna gidip durumu anlatmış. Patronu da artık o kutunun kendisinin olduğunu istediği gibi kullanabileceğini söylemiş. Bir de öneride bulunmuş. - Bak sen bu işi iyice öğrendin. Gel sana bir kuyumcu dükkanı açalım. Gül gibi geçinip gidersin. Hemen dükkanı açmışlar. Ahmet almış başını yürümüş. Ev,araba, yat, kat. Zengin olmuş kısacası. Bir gün dükkana bir anne-kız gelmiş. Kızdan hoşlanmış Ahmet. Zamanla görüşmeye başlamışlar, derken nişanlanmışlar. Düğün vakti gelmiş. Davetiyeler hazırlanırken kız valiyi de çağıralım demiş. Ahmet kabul etmemiş. Nasıl olur demiş kız. Biz bu şehrin ileri gelenlerindeniz, valiyi çağırmasak olur mu? Ahmet yine kabul etmemiş. Kız ısrarla neden böyle davrandığını sorduğunda anlatmış Ahmet. Sorunun bu şekilde çözülmeyeceğini söylemiş kız. Biz çağıralım, o yaptığından utansın demiş. Ve ona da bir davetiye yazmışlar. Düğün günü gelmiş çatmış. Davetliler tek tek gelirken heyecan içindeymiş Ahmet. Nihat'ın gelip elmeyeceğini düşünüyormuş. Derken eşiyle kapıda görünmüş Nihat. Ahmet, ilk başlarda gözgöze gelmemeye çalışmış. Nihat ne yana gitse öbür tarafa kaçıyormuş Ahmet. Hiç gözgöze gelmemeye çalışıyormuş. Dayanamamış birden. Piste çıkmış, almış mikrofonu eline. Başlamış anlatmaya. Zamanında ben durumum iyiyken sevgili valimiz Nihat beyle aynı okulda okuyorduk. O zamanlar Nihat beyin durumu bu kadar iyi değildi. Nihat'ı evime aldım. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. Sevdiğim kızı bile ona verdim. Bir gun benim durumum kötüleşti. Elimde avucumda ne varsa kaybettim. O kadar zor durumdaydım ki Nihat'a yardım istemeye gittim. Ama o beni tanımadığını söyledi, kovdurdu. Ordan çıkıp eşinin yanına gittim. Ama o kapıda benim olduğumu bildiği halde kapıyı açmadı. Şok olmuştum. Dışarıya çıkıp kendime gelmeye çalıştığım anda bir amcayla karşılaştım. Sağolsun bana bir iş, yatacak bir yer verdi. Orada çalışırken çevrem genişledi. Başka bir amcayla tanıştım. Gel zaman git zaman o amca elinde bir kutuyla geldi yanıma. Bir yere gideceğini 3 ay içerisinde dönmezse kutunun benim olacağını söyledi. Gelmedi. Kutuyu açtım. İçinde beni bugünlere getiren yüklü eşyalarla ve paralarla karşılaştım. Sonra kendime bir kuyumcu dükkanı açtım. Orada sevgili nişanlımla tanıştım. Ve evleniyorum. Anlattıklarım yalansa yalan desin Nihat Bey, demis ve bırakmış mikrofonu. Herkes şaşkınlık içinde Nihat Beye dönmüş. Acıyarak bakmışlar bir Ahmet'e, bir Nihat'a. Nihat bir cevap vermek zorunda kalmış. Almış mikrofonu. Başlamış anlatmaya. Evet Ahmet'in söylediklerinin hepsi doğrudur. Yalan diyemem. Zamanında bana çok yardım etti, hakkını ödeyemem. Sağolsun benim mutlu bir evlilik yapmama öncülük etti. Ama eşimi zamanında sevdiğini bilmiyordum. Durumunun kötüye gittiğini, bir gün bana geleceğini biliyordum. Hep o günü bekledim. Ve sonunda geldi. Onu kapıdan kovdurdum doğrudur. Ama niye kovdurdum. Eğer ben o zaman ona yardım etseydim gururuna yediremeyecekti. Belki de bir süre sonra intihar edecekti. Iyi bir arkadaşımı kaybetmek istemem. Burdan çıktıktan sonra direk eşime gideceğini biliyordum. Hemen eşime telefon açtım. Ona Ahmet'in geleceğini, kapıyı açmamasını söyledim. Açmadı. Derken bizim evin karşısında bir sarraf dükkanı işleten arkadaşım var. Ona hemen telefon açtım. Bizim evden çıkan bir adam görürse onu işe almasını yardımcı olmasını istedim. İşe aldı, yatacak yer verdi. Bir gün babamı gönderdim ona. Can yoldaşlığı etsin diye...İyi arkadaş oldular... Sonra babama bir kutu verdim Ahmet'e versin diye. O kutu babamın değildi. Benim de değildi. O zaten Ahmet'indi. Ona borcumu hiçbir zaman ödeyemem. Ahmet kutuyu aldı. İyi kullandı ve bugünlere geldi. Bir gün annemle kızkardeşimi gönderdim. Durumu nedir bir kontrol edin diye. Orada birbirlerini görüp aşık olmuşlar, evleniyorlar. Bırakmış mikrofonu. Ahmet'le beraber herkes şaşkınlık içinde kalmış. Bir an gözgöze gelmişler. Derken birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Güzel bir düğün olmuş, beraberce mutlu yaşamışlar.
KiMiN NEREDE VE NE SEKiLDE KARSILASACAGI BiLiNMEZ...
ÖYLE DEGiL Mi?...
SEVMEK KOLAY DEĞİL
SEVGİ TÜRLERİ / EĞER, ÇÜNKÜ, RAĞMEN

Masumi Toyotome (bir Japon yazar). "Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir". "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyormuyuz?"

"Sevgi üç türlüdür!.."

Birincincisi: "Eğer" türü sevgi!.. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar... Örnekler veriyor:
Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.
Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor.
Bir şarta bağlı sevgi... Karşılık bekleyen sevgi... "Sevenin,istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar...
"Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi, karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde de, düşkırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.
Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar...
"Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!.."
İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome. İlginç değilmi?..

İkincisi: "Çünkü" türü sevgi... Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, birşey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır".
Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki..." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki..." "Seni seviyorum. Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki..."
Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana...
İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.
"O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome... "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var..
Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu... Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği... "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar.
İkincisi de.. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa..." endişesidir.
Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı... Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını... Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş...
Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor...
Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."Ve işte sevgilerin en gerçeği!..

"Üçüncüncüsü: "Rağmen" diye adlandırdığım türdür" diyor yazar.
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu...
Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgide değil.
Bu üçüncü tür sevgide, insan "Birşey olduğu için" değil, "Birşey olmasına rağmen" sevilir. Güzelliğe bakar mısınız?.. Rağmen sevgi... Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever.
Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!.." Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara "rağmen" sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile...
Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanızda, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?.. Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. Şu soruma cevap verin" diyor.
"Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmezmiydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.." Devam ediyor Toyotome...
"Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün... Dünya birden bire başınızın üstüne çökmezmiydi?.. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?."
"Diyelim sıradan bir yaşamınız var... Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor:
"Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi... "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni "Rağmen" türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."
Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.. "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor...
Anlatıyor... Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar... Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi... Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz... Hani nerede?.. Hepsi o...
Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.. "Dünyadaki en büyük kıtlık, "rağmen" türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."

8 Mayıs 2009 Cuma

NЕRЕDЕN ТАNIDIM

Onunla tanıştığımızda daha 14 yaşındaydım, o ise benden oldukça yaşlıydı. Hayatına giren ilk kişi değildim, son kişi de olmayacaktım kuşkuşuz.
Her­kes bu beraberlik için yaşımın çok küçük olduğunu düşünüyordu.
Aslında hiçbir zaman yaşınızın uy­gunluğu söz konusu olmaz böyle bir ilişkide...
İlk önceleri sadece yakın arkadaşlarımla pay­laş­tım küçük sırrımı.
Sadece gönül eğlendiriyordum onun­la.
Aileme anlatamazdım. Sanırım kiyametin kop­ması diye adlandırılan durum çı­kardı karşıma. Gizledim, gizledim.
Başlangıçta çok seyrek buluşuyorduk. Daha son­ra buluşmalarımızın sayısı arttı. Gönül eğlen­dirmek demiştim ya, palavra.
Çok zaman geçmesine gerek kalmadı hayatımda kapladığı yeri anlamam için. Evet onu seviyordum. Ama yine de aklımda hep ay­nı düşünce vardı: "Onun tutsağı değilim ve istediğim zaman terk edebilirim".
Buyrun size ikinci palavra;
Ne hayatımın her safhasına girmesi yetti onu terk etmeme, ne de an­nemin bizi yakalaması. Aslında bizi yakaladı de­mem yanlış. İzlerimi buldu, ardında bıraktıklarını gördü. Kızmadı, bağırmadı, sadece kısa bir nasihat çekti. Çünkü buluşmamızı yasaklamasının hiçbir şey ifade etmeyeceğini biliyordu.
Zaman geçtikçe birbirimize bağlandık. Ben ona bağlandım, şimdi geriye bakıyorum da 6 uzun yıl geçti, veren taraf hep ben oldum. O bana sahte mutluluklar verdi sadece, bense her şeyimi. Her­hal­de hayatta canımı vereceğim tek şey o oldu. Onun için kavga ettim, onun yüzünden hastalandım, ama hiç bir zaman ayırmadım yanımdan, ayıramadım...
Biliyordum nelere yol açtığını, görüyordum. Ön­ce onu sevmeyi öğrendim, sonra nefret etmeyi. Be­raber olmayı istemediğim anlarda bile yanımda ol­du­ğunu gördüm. İrademi yerle bir ettiğine, beni ken­dim­le karşı karşıya getirdiğine şahit oldum. Baş­kalarını kırdım onun yüzünden ve ben daha da fazla kırıldım. İnsanlarla arama girdı. Hatta ben bile tiksindim bazen, ondan. Bedenime ve ruhuma sinen ko­­kusundan.
Dudaklarımın her dokunuşunda, ben onun ruhundan çalıyorum, o benim bedenimden. O her seferinde yeniliyordu kendini, bense gittikçe kötüleşiyordum. Ama bir türlü terk edemedim.
Aslında birkaç kez denedim ayrılmayı. Hep­sin­de de dönüşüm bir öncekinden güçlü oldu. Yok­lu­ğun­­da kıvrandım hasretinden, alışmaya çalıştım ama­ asla atamadım aklımdan. Uzun ve stresli gece­ler hep ev sahibim oldu. Tırnaklarımı yedim, yet­me­di ku­ruyemişe başladım. Ayrılık kilo aldırdı...
Ve ben hep geri döndüm. Hatta şu an bile yanımda. Ama yine de yemin ediyorum burada, hepinizin önünde:
"BİR GÜN BIRAKACAĞIM, ŞU LANET OLASICA SİGARAYI"



HUZURLU YАŞАM

  • Verdiğin sözü tut.
  • Olman gerektiği yerde, olman gerektiği saatte ol.
  • Kendine ve çalıştığın ortama saygılı davran.
  • Yetkililerle gereksiz diyaloglara girme.
  • Çalıştığın her işten ve firmadan birşeyler öğren.
  • Temiz, bakımlı ve güleryüzlü ol.
  • İşini herkesten daha iyi yapmaya çalış.
  • Hizmet bekleme, hizmet ver.
  • Kimseyle lаubali olma.
  • İş arkadaşlarını gereksiz meşgul etme.
  • Giybetten ve dedikodudan katiyetle uzak dur.
  • Şer organizasyonlara girme.
  • İşe uykusuz ve yorgun gelme.
  • Özel telefon konuşmaları yapma.
  • Şirketten izinsiz bir şey alma.
  • Hasta olmamak için tedbir al. Kendini iyi hissetmiyorsan tedavi için hemen harekete geç.
  • Cep telefonuna hаkim ol.
  • Problemleri artırmaya yönelik değil, çözmeye yönelık tavır takın.
  • Aranan kişi ol ki, aradığını bulasın.

PАRLАYАN KILIÇ

Venedik elçisi Antonio Jüstiniani, Yavuz Sultan Selim'in huzuruna girer. Yeri öpüp itimatnamesini su­nar, görüşmesini tamamlar.
Ülkesine döndüğün­de her­­­­kes, adeta bir ütopya medeniyetinin sultanı gibi gör­düğü, hayalinde canlandırmaya çalıştığı Cihan Pa­di­şahı Sultan Selim Han'ın nasıl birisi olduğunu so­rar:
- Göremedim, der Jüstiniani... Merak ederler:
- Odasına girdiğin, yanına kadar gittiğin halde nasıl göremedin? Jüstiniani şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır:
- Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım. Venedik elçisinin bu sözlerini duyan haşmetli hünkar:
- Paşalarım, Osmanlı'nın kılıcı parladığı sü­re­ce düşmanların başı daima öne eğik kalır. Amma Allah korusun, bu kılıç bir kınına girer de paslanma­ya başlarsa, o zaman işte bu kafalar yavaş yavaş di­kilir ve bize bir gün yukarıdan bakar, der.

7 Mayıs 2009 Perşembe

ENERJİNİZİ KULLANMAYI ÖĞRENİN
Prof. Yıldız BATIRBAYGİL

Beyin öyle bir güçtür ki...
Kafadan geçen her düşüncenin Allah katında bir talep olduğuna inanıyorum.
İyi şey ister, güzel şeyler düşünürseniz cevabı iyilik olarak gelir. Hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız cevabı kötülük olarak gelir.
Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız. Eğer arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa sakın araba kullanmayın…
Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur. Biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur. O zaman siz şunu düşünürsünüz “onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor” Neden acaba? Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği, keyfi kalmadı.
Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi.
Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.
Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar, beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup çağırıyorsanız size onu getirir.
Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir bir de bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan, hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlarda olabilir.
Gelin bundan sonra Nasılsın diyenlere ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işe başlayın…Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz.
Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var. Sevgi sunulmazsa sevgi değildir. Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun. Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.
Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine değdirsin. Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın. Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin. Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki çok çabuk büyüyorlar. Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler. Neden? Ne zaman göstereceksiniz? Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi?
Beyin öyle bir güçtür ki, insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir. Yeter ki beynini şartlandırabilsin. Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır. Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir. Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum:
Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor. İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor. Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor. Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş. Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak, donmanın tüm belirtilerek göstererek vücudunu buna uyduruyor. Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin.
Bazı insanlar! vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler. Ben bu laftan çok korkarım ,eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki, öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler. Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz. "İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış". Ne doğru bir laf değil mi? Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi. Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de. Ama şu anımı biliyorum, ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve en pozitif şekilde değerlendiririm.
Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem. Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün. Dün, bugün,yarın diye… Biz ani stresleri çok severiz. Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza, algılama, enerji süper olur. Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır. Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider. Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz. Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki? Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli. Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın.
Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi azalsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın. Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.
Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim.