25 Mayıs 2009 Pazartesi
SEVGİSİNİ BAŞKALARINA VEREN İNSANDIR
Uzun yıllаr öncе Çin’dе Li-Li аdlı bir kız еvlеnir vе аynı еvdе kоcаsı vе kаynаnаsı ilе birliktе yаşаmаyа bаşlаr. Lаkin kısа bir sürе sоnrа, kаyınvаldеsi ilе gеçinilmеnin çоk zоr оlduğunu аnlаr. İkisinindе kişiliği tаmаmеn fаrklıdır, bu dа оnlаrın sık sık kаvgа еdip tаrtışmаlаrınа yоl аçаr.
Bu, Çin gеlеnеklеrinе görе hоş bir dаvrаnış dеgildir vе çеvrеnin оldukcа tеpkisini аlır.
Bir kаç аy sоnrа bitmеz tükеnmеz gеlin kаynаnа kаvgаlаrındаn bunаlаn еşin, аnnеsi vе kаrısı аrаsındа hаyаtı dаyаnılmаz hаlinе gеlmiştir.
Аrtık birşеylеr yаpmаk gеrеktiğinе inаnаn gеnç kız dоğru bаbаsının еski bir аrkаdаşı оlаn bаhаrаtçıyа kоşаr vе dеrdini аnlаtır. Yаşlı аdаm оnа bitkilеrdеn yаptığı bir еkstrе hаzırlаr vе bunu 3 аy bоyuncа hеr gün аzаr аzаr kаynаnаsı için yаptığı yеmеklеrin içinе kоymаsını söylеr. Zеhir аz аz vеrilеcеk, böylеcе оnu gеlininin öldürdüğü bеlli оlmаyаcаktır.
Yаşlı аdаm gеnc kızа kimsеnin vе еşinin şüphеlеnmеmеsi için kаynаnаsınа çоk iyi dаvrаnmаsını, оnа еn güzеl yеmеklеri yаpmаsını söylеr.
Sеvinç içindе еvе dönеn Li-Li yаşlı аdаmın dеdiklеrini аynеn uyguluyоr. Hеr gün еn güzеl yеmеklеri yаpıyоr, kаynаnаsının tаbаğınа аzаr аzаr zеhiri dаmlаtıyоrdu. Kimsеlеr şüphеlеnmеsin diyе dе оnа çоk iyi dаvrаnıyоrdu.
Bir sürе sоnrа kаyınvаldеsi dе çоk dеğişmişti, оnа kеndi kızı gibi dаvrаnıyоrdu. Еvdе аrtık bаrış rüzgаrlаrı еsiyоrdu.
Gеnç kız kеndisini аğır bir yükün аltındа hissеtti, yаptıklаrındаn pişmаn bir vаziyyеtdе bаhаrаtçı dükkаnının yоlunu tuttu vе yаşlı аdаmа şu аnа kаdаr kаynаnаsınа vеrdiği zеhirlеri оnun kаnındаn tеmizlеyеcеk bir iksir için yаlvаrdı. Yаşlı kаdının ölmеsini аrtık istеmiyоrdu.
Yаşlı аdаm, yаşlı gözlеrlе kаrşısındа kоnuşup durаn Li-Li’yе bаktı, kаhkаhаlаrlа gülmеyе bаşlаdı vе Sеvgili Li-Li, Sаnа vеrdiklеrim sаdеcе vitаminlеrdi. Оlsа оlsа kаyınvаldеni sаdеcе dаhа dа güçlеndirdin, hеpsi bundаn ibаrеt. Gеrçеk zеhir isе sеnin bеynindе оlаndı. Sеn оnа iyi dаvrаndıkçа, о dа dаğıldı vе yеrini sеvgiyе bırаktı. Böylеcе siz, gеrçеk bir аnа-kız оldunuz, dеdi.
Kıssаdаn Hissе: Еski bir Çin аtа sözü şöylе dеr: «Gül vеrеn еldе gül kоkusu kаlır».Sеvilеn insаn, sеvgisini bаşkаlаrınа vеrеn insаndır.
Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı iken, vаki olan bazı ikazlarla hükümdarlığını bırakıp maneviyat sultanı olmaya azmeden, bunu da gerçekten başaran İbrahim Edhem (VIII. y.y) dünya malına karşı o kadar tenezzülsüzdü ki kimseden bir şey istemez ve beklemezdi.
Bir gün büyük velilerden çağdaşı ve hemşehrisi Şakik Belhi ile karşılaştı ve ona sordu:
- Ey Şakik, nasıl geçiniyorsun? Şakik Belhi cevap verdi:
- Bulunca yiyoruz, bulmayınca sabrediyoruz. İbrahim Edhem:
- Horasan'ın köpekleri de aynı şeyi yapıyorlar, bulunca yiyorlar, bulmayınca sabrediyorlar, diye karşılık verdi. Belhi sordu:
- Peki siz ne yapıyorsunuz?
- Biz bulunca dağıtıyoruz, bulmayınca sabrediyoruz.
İbrahim Edhem'in, amaç edindiği ve ulaşmayı başardığı yokluk ve mahrumiyeti o derece aşikar, o derece göze batıcı idi ki görenlerde kendisine yardım hissi uyandırıyordu. Varlıklı bir kişi İbrahim Edhem'e yardım etmek istedi. İbrahim Edhem:
- Yardımını gerçekten zenginsen kabul ederim, dedi. Adam gerçekten zengin olduğunu, bir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi. Büyük veli sordu:
- Ne kadar paran var?
- Üç bin altınım var.
- Dört bin olmasını istemez misin?
- Elbette isterim.
- Beş bin olmasını?
- İsterim.
- On bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?
- Şüphesiz çok memnun olurum.
- Zengin olduğunu söylüyorsun ama, sen gerçekte züğürdün birisin. Sen, on bin değil yüz bin altının olsa yine kanaat etmez, fazlasını istersin. Kanaati olmayan insan zengin sayılmaz. Gerçekten zengin olsaydın yardımını kabul edecektim, der.
"Kendi kendine ettiğin adem,
bir yere gelse edemez alem"
Adni (Sultan II. Bayezid)
Bir insanın hak etmediği, liyakat kesbetmediği bir şeyi haksız olarak ona vermek, o işle alаkalı olarak doğacak neticelerden, olumsuzluklardan pay sahibi olmak demektir.
Bir oto sürücü kursu sahibi, liyakat sahibi olmadığı halde bir ahbabına “kıyak” tarafından bir ehliyet verir. Hem de adamın hiç kursa gelmesine, imtihana girmesine gerek görmeden... Hatta torpil o derecedir ki, ehliyet, adamın gelip almasına bile gerek kalmadan posta ile evine ulaşırılır.
Acemi sürücü bu özel ilgiden son derce memnun olmuştur. Çünkü kendine göre bir sürü masraftan, formaliteden, zaman kaybından, çalışmaktan kurtularak emeksiz bir şekilde ehliyet sahibi olmuştur. İnsanın her yerde hatırlı dostları olması başka şeydir hani.
Eh, az çok araba kullanmasını da bilmektir. Ve bu kadar jeste karşılık adama gidip teşekkür etmek lazımdır. Bizim yeni ehliyetli, acemi şöförümüz arkadaşına teşekkür etmek için keyifle arabasının koltuğuna kurulup yola koyulur. Fakat insanın cebinde ehliyeti olması ayrı şeydir, araba kullanmasını bilmek ayrı şey...
Her trafik kazasında olduğu gibi yolda ne olduysa “bir anda” oluverir ve adam, yol üzerinde karşıdan karşıya geçmekte olan bir çocuğa çarpar. Ve çocukcağız oracıkta can verir. Tam ibretlik bir hadisedir. Ama asıl bundan sonrası düşünenler için, akıl sahipleri için daha da ibretliktir.
Kazada ölen zavallı çocuk kimdir dersiniz? Dostuna haksız yere ehliyet veren sürücü kursunun sahibinin oğlu...
24 Mayıs 2009 Pazar
İKİ ЕR KİŞİ İLЕ BİR HАТUN KİŞİ 23 Mayıs 2009 Cumartesi
МАL SЕVGİSİ KАLBİ KАPLАМАМАLIBüyük fıkıh (hukuk) bilgini, İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin (VIII. yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:
- Ya imam, gemin battı!... İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra:
- Elhamdülillah dedi. Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip:
- Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş. İmam bu yeni habere de:
- Elhamdülillah, diyerek karşılık verdi. Haber getiren kişi hayrete düştü:
- Ya imam, gemin battı diye haber getirdik, "Elhamdülillah" dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim, yine "Elhamdülillah" dedin. Bu nasıl hamdetme böyle? İmam-ı Azam izah etti:
- Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç аlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim.

Harun Reşit ile Şakik-i Belhi Hazretleri sohbet ediyordu. Bir ara Hazret:
- Ey Halife! Farzet ki büyük bir çölde kaybolmuşsun. Susuzluktan ölmek üzeresin. O anda birisi gelip elindeki su dolu kırbayı sana satmak istese kaç para verirsin? diye sordu. Halife gülerek:
- Ne kadar isterse veririm, dedi.
- Peki, o suya karşılık servetinin yarısını istese verir misin?
- Veririm. Hz. Şakik, "Doğru söyledin" dedi ve devam etti:
- Ey Halife! Diyelim ki servetinin yarısı ile o suyu alıp içtin ve bir müddet daha yaşama imkanı buldun. Fakat az sonra içtiğin suyu çıkarman gerekir. Ama buna muvaffak olamasan, bütün uğraşmalarına rağmen idrarını yapamasan ve adeta ölecek hale gelsen, o anda yine birisi karşına çıkıp: "Seni tedavi edebilirim, ancak servetinin öbür yarısını isterim" dese, ne dersin? Halife hiç düşünmeden:
- Elbette razı olurum, dedi. Bunun üzerine Şakik-i Belhi:
- Öyleyse Ey Emirü'l Mü'minin! Önce içtiğin, sonra da idrar yolu ile dışarı attığın bir yudum su kıymetinde bile olmayan servetine sakın güvenme! Hiç kimseye karşı mal, mülk ve servetinle övünme, buyurdu.
Hz.Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz.Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz.Süleyman benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana... Adam telaş içinde:
- Bu sabah karşıma Azrail çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı...
- Peki ne yapmamı istiyorsun? Adam yalvarır:
- Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!
Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve: Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak! emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür. Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail de topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:
- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun? der. Azrail cevap verir:
- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah bana emretmişti ki: Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al! Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.
YАŞАDIĞIМIZ HЕR GÜN ÖZЕLDİREniştem, kız kardeşimin gаrdrоbunun en alt gözünü açtı ve ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. Bu sıradan bir çamaşır değildi. Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı. Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti. Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi.
- New York'a ilk gittiğimizde almıştı. Hiç giymedi. Özel bir gün için saklıyordu.
Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla kapattı ve bana döndü ve dedi ki:
- Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir.
Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri hatırladım. Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı bütün şeyleri düşündüm. Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum. Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum, iş toplantılarında daha az vakit harcıyorum. Her anın güzelliğini dоyаsıya yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum. Kıymetli tabak çanağımı her "özel" olayda kullanıyorum. En pahalı ceketimi canım isterse süpermarkete giderken giyiyorum. Pahalı parfümü, özel partiler için saklamıyorum.
Bir şey, eğer görmeye ve yapmaya değerse, onu şimdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum. Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım için kızardım. "Bir gün ararım" dediğim dostları görmediğim için kızardım. Eşime ve kızıma, onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye, duygularımı dizginlememeye çalışıyorum.
Sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün "Özel bir gün" olduğunu söylüyorum. Her gün, her dakika, her nefes gerçekten Allah'tan bize bir armağan. şükürler olsun.

Kıza bir partide rastlamıştı. Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, оnun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.
21 Mayıs 2009 Perşembe
ТЕMİNАТ
Çok şık giyimli adamın biri New York şehrinin en iyi bankalarından birine girer. Sırasını bekledikten sonra, müşteri temsilcisinin önündeki koltuğa oturur ve utangaç bir eda ile:
- Çok acele 5,000 dolara 3 haftalığına ihtiyacım var, bunu sizden hemen temin edebilir miyim diye sorar. Müşteri temsilcisi adamın giyiminden ve konuşmasından çok etkilenmesine rağmen, kendi bankaları ile daha önce hiç çalışıp çalışmadığı veya herhangi bir referansı olup olmadığı gibi beylik sorularını, ezberletildiği şekilde sorar.
Adam, bunun üzerine kibarca ve ezilerek bunların aslında hepsini kendisine temin edebileceğini, fakat çok acelesinin olduğunu ve müşteri temsilcisinin temkinli yaklaşımını da gayet anlayışla karşıladığını anlatır ve sorar:
Benim aklıma bir çözüm yolu geliyor; kapınızın önünde 200.000 dolar değerinde Rolls Royce arabam var, bunu size teminat olarak bırakayım, 3 hafta sonra 5.000 doları ve faizini ödedikten sonra arabamı geri alırım, böyle bir çözüm sizce uygun mu? der. Müşteri temsilcisi bunu hemen sevinçle kabul eder, adamın Rolls Royce'u bankanın garajına park edilir ve adam arzu ettiği 5.000 doları alıp gider. Adam 3 hafta sonra yine aynı müşteri temsilcisinin önüne gelir, borç aldığı 5.000 doları ve 3 haftalık süre için tahakkuk eden 15 dolar 42 cent faizi öder. Müşteri tam Rolls Royce'u ile bankanın önünden ayrılırken, müşteri temsilcisi biraz utanarak:
- Kusura bakmayın ama, sizin gibi bir beyefendi nasıl olur da, kredi kartı ile çekebileceği 5.000 dolar için 200.000 dolar değerindeki Rolls Royce arabasını rehin bırakıp 5.000 dolar kredi alır? diye sorar. Bunun üzerine müşteri:
- Peki siz New York'ta Rolls Royce'umun başına bir şey gelmeyeceğinden bu kadar emin olduğum ve 3 haftalık park ücretinin 15 dolar 42 cent tuttuğu başka bir park yeri biliyor musunuz? sorusuyla cevap verir.
PАDİŞАHIN İŞİ NЕ?Sultan Murad Han, o gün bir “hoş"tur. Telaşeli görünür. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
20 Mayıs 2009 Çarşamba
ТАNRI MİSАFİRİEvvel zaman içinde batıda bir köyde, pek namazı niyazı olmayan Ali Mahmut diye biri yaşarmış. Gel zaman git zaman bizimki bir gün ölmüş.
Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti:
- Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız. Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım.
Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu. Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı:
- Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz, dedi.
Akşam eşi geldiğinde kadın, karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler, dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının eşi çok üzüldü. Bir bakıversene dışarı, Hаlа oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve. Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki üç yaşlının yanlarına gitti:
- Eşim geldi, şimdi evde" dedi ve onlara davetini yineledi:
- Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize? Kadının davetine, yaşlılardan biri yanıt verdi:
- Biz, hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi. Kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı: Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zenginlik’tir. Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Başarı, benim adım ise Sevgi’dir. Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi, kadına ilginçbir öneride bulundu: Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa verip, bir karara varın. İçimizden yalnızca birimizi davet edebilirsiniz. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin" dedi.
Kadın, Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında adam, sevinçten göklere fırladı.
- Aman ne güzel, ne güzel". Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik'i davet ederiz ve evimiz de bir anda Zenginlik'e kavuşmuş olur.
Eşinin kararı, kadının hiçde hoşuna gitmedi. Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi:
- En doğru karar, Sevgi'yi davet etmek değil midir? Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi'ye kavuşacak. Gelinin bu önerisi, kayınpederinin de, kayınvalidesinin de çok hoşlarına gitti.
- Tamam, en doğru karar bu olacak, Sevgi'yi davet edelim dediler... Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu:
- İçinizde hanginiz Sevgi'ydi? Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun, dedi. Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı. Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin arkasından, onlar da eve doğru yürüdüler. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlik'le Başarı'ya sordu:
- Siz niçin geliyorsunuz? Ben yalnızca Sevgi'yi davet etmiştim. Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler:
- Eğer içimizden yalnızca Zenginlik'i ya da Başarı'yı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik. Fakat siz Sevgi'yi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize. Kadının sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
- Çünkü Sevgi'nin olduğu her yerde, biz Zenginlik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz.
17 Mayıs 2009 Pazar
ÖZLÜ SÖZLER
- Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet.
- Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri vardır. Aptal konuşur, çünkü kendisinin bir şeyler söylemek zorunda olduğunu sanır.
- İnsanların ne kadar kötü olduğunu görmek beni hiç şaşırtmıyor, fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce hayretler içinde kalıyorum.
- İnsanlar başkalarının kusurlarını görmek hususunda keskin gözlere sahip kartallara benzerler. Kendi kusurlarını görmekte ise başını kuma gömen deve kuşuna.
- İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar. Ne üzerlerinde barınan kuşların, ne gölgelerinde yatan insanların vе ne de verdikleri yemişlerin hesabini tutarlar.
- İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar.
- Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur. İki kez aldatırsa suç sizindir.
Genç bir delikanlı saatlerdir genç kızın peşinden geliyordu. Genç kız dayanamayıp arkasını döndü:
- Neden saatlerdir beni takip ediyorsunuz?
- Sizi seviyorum, hem de canımdan çok seviyorum!
- Bak benim arkamdan ablam geliyor, o benden daha güzel, benden iş çıkmaz sen ona git... Delikanlı arkasını dönüp bakınca çok çirkin bir kızın geldiğini görüp sinirlendi ve genç kıza döndü:
- Neden bana yalan söylediniz?
- Asıl siz bana neden yalan söylediniz? Eğer beni gerçekten seviyor olsaydınız dönüp arkanıza bakmazdınız, çünkü gözünüz benden başkasını görmezdi.
6 Yaşında: Babam her şeyi biliyor.
15 Yaşında: Ben de babam kadar biliyorum.
20 Yaşında: Babam hiçbir şey bilmiyor..."
30 Yaşında: Babam o da bazı şeyler biliyor.
40 Yaşında: Babamın fikrini sorsam fena olmayacak.
60 Yaşında: Babam, çok şey biliyormuş. Ah, keşke hayatta olsaydı da babama danışabilseydim.

GÜLÜNÜZÜ YОLUN BАŞINDА İKЕN SЕÇİNVaktiyle, görkemli malikanede yaşayan, yaşlı, çok zengin bir adam varmış.
Malikane, gözalıcı güzellikte güllerin yetiştiği bir bahçenin içinde yer alıyormuş. Bu yaşlı zenginin evine, her hafta belli bir gün, orta yaşlı, tatlı dilli bir kadın gelir ve yepyeni, birbirinden güzel, pahalı el işi ürünlerini önce adama, sonra çalışanlarına sunarmış...
Bir gün yine malikaneye gelmiş kadın. Bekleme salonuna almışlar onu. Yaşlı, zengin ev sahibi biraz gecikince sıkılmış kadın ve duvarlarda asılı fotoğrafları incelemeye koyulmuş. Adam gelince,
- Beyim, gençlik fotoğraflarınıza bakarken düşündüm de, çok ama çok yakışıklıymışsınız. Mal mülk para desen, malum. Eee, pek de iyi de bir adamsın tanıdığım kadarıyla, o zaman niye hiç evlenip aile kurmadın be beyim?" dеmiş.Adam gülümsemiş ve;
- Madem garibine gitti, anlatayım. Ama önce gül bahçesine çık ve bahçemin en güzel ama en güzel gülünü getir," demiş. Ama kapıya giderken seç, eve geri dönerken değil!.. Kadın şaşırarak peki demiş ve çıkmış bahçeye...
O büyüleyici güllerin arasında ilerlerken bir türlü karar veremiyormuş. Şu güzel, bu güzel, yok yok belki ileride daha güzeli vardır diye... Fakat bir bakmış ki bahçe kapısına gelmiş ve duvar dibinde gölgede kalmış birkaç çelimsiz gülden başka gül yok?!
Ne yapsın, dönerken seçemeyeceği için ve o güller de güzel olmadığı için eli boş dönmüş. Adam
- Hani en güzel gül? diye sorunca, anlatmış durumu... Yaşlı zengin demiş ki:
- Anladın mı şimdi benim tüm hayatım boyunca niye evlenemediğimi? Doyumsuz olmasaydın, daha güzeli, daha iyisi, bunun rengi, bunun dikeni diye ve sarılsaydın dört elle sevdiğini, beğendiğini hissettiğin o güzelim güllerden birine, ellerin bomboş olmazdı benim gibi yolun sonuna geldiğinde...
15 Mayıs 2009 Cuma
Küçük kardeşi hakkında, anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabılır."
Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü. Kumbarasını gizlediği yerden çıkartdı, içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacı:
- Ne istiyorsun söyle bakalım, dedi, Sally:
- Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum. Eczacı Sallye’ye bakarak, Anlayamadım, dedi.
- Babam onu ancak bir mucize kurtarabilir dedi, bir mucize kaç paradır, bayım? Eczacı Sally’ye sevgi ve acımayla baktı bu kez:
- Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım.
- Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak:
- Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli, dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally’ye dönerek:
- Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.
- Bilmiyorum. dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti:
- Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi. Ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam onu ancak bir mucize kurtarabilir, deyince ben de paramı alıp buraya geldim.
- Ne kadar paran var? diye sordu iyi giyimli adam.
- Bir dolar ve onbir sent, dünyadaki bütün param bu! dedi Sally.
- Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bir para" dedi, iyi giyimli adam. Bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally’ nin elini tutarak:
- Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen? diye sordu. Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum. dedi.
İyi giyimli adam Dr.Carlton Armstrong’du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne "Hаlа inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!..


13 Mayıs 2009 Çarşamba
AVRUPA BİRLİĞİ UĞRUNA... EFE'NİN HİKAYESİ

Gel zaman git zaman, bizim efe şeytana uymuş ve gece şehre yalnız inmiş. Şehrin ileri gelen zenginlerinden bir Rum, efe`yi korkudan evinde ağırlamış... Zengin Rum`un güzel ve işveli kızını gören bizim efe de kıza deli gibi tutulmuş.
Sabah dağa dönen efenin günleri, artık hep kızı hayal etmekle geçiyormuş. Adamları ile eskisi kadar ilgilenmediği gibi artık soygunlara da pek iştahlı katılmaz olmuş. Dağda otoritesinin azalacağından korkan efe, kızı babasından istemeye karar vermiş. Öyle ya; Kızın babası zengin... Evlenip şehre yerleşirse hayatı da kurtulacak ve dağda ihtiyarlamak zorunda kalmayacak.
Kızı babasından ister ama kız, ailenin tek kızıdır ve babasının şartları vardır. Kızın babası İlk şartım; Madem benim damadım olacaksın. O zaman bizim gibi kültürlü, medeni olmalısın. Önce bıyıklarını keseceksin ve dağda bir ay öyle Efelik yapacaksın. Sonra diğer iki şartımı da yerine getirirsen kız senin!" diye şart koşar. Bizim efe celallenir "Bıyıksız efe mi olur lan?!" diye bağırır, kızar ama adam Nuh der peygamber demez. Kaçıracak ama kız da babasının sözünden çıkmamaktadır. Efe ne yapsın? Tek çare babayı memnun etmekten geçiyor.
Güç de olsa bıyıkları keser. Ama bu kez dağda otoritesi sarsılmaya başlar.. Adamları "Efem bu ne iştir?" derler. Efe de bir kıza tutulduğunu ama babasının bu şartı öne sürdüğünü söylese de adamları inanmazlar.
Bir ay sonra kızın babasına gider ve ilk şartı yerine getirdiğini söyler.
Aradan bir süre geçtikten sonra efe kızın babasının karşısına dikilerek; Söz takma töreninin hala niye yapılmadığını sorar. Kızın babası da "Yarın bir ziyafet veriyorum. Şehrin tüm ileri gelenleri katılacaklar. Sen de o toplantıya katılacaksın ve herkesin önünde benden kızımı istersin. Ben de herkesin şahitliğinde kızı sana veririm. Kimse bana kızını korkudan verdi demez." der ve efe de kabullenir ama arkadan üçüncü şart gelir; "Sen dağda yaşamaktan insan içine pek çıkmamışsın. Böyle kaba konuşma ve yürüme ile olmaz. Benim kız sana yürümeyi ve kibar konuşmayı öğretsin de; bizi törende mahcup etme!" der.
Efe için son şart çok ağır gelmiştir ama kızı almak için tek yol bu kalmıştır. Kızdan vazgeçse dahi, artık dağa da çıkamayacaktır. Dağdakiler, alacaklarını isteyeceklerdir. Çaresiz, son şartı da kabul eder ve ne kadar ağır gelse de kızdan yürüme, kibar konuşma derslerini alır..
Akşam konakta büyük bir ziyafet vardır.. Şehrin tüm ileri gelenleri ile efenin dağdan gelen arkadaşları toplanmışlardır. Bizim efe de şehirliler gibi giyinir ama görünüşü, duruşu, konuşması itibariyle artık eski efe değildir. Yemekte herkes gözlerine inanamamaktadır. Efe yemek esnasında, Kırıtarak yürür kızın babasının önüne gelir ve "Ben efe ...... olarak, herkesin şahitliğinde kızınıza talibim" der.
Kızın babası ise; "BENİM İBNE'YE VERİLECEK KIZIM YOK!" diye kestirip atar.
- "Terörle mücadele yasasını değiştirin" dediler. Yasayı değiştirdik, terörle mücadele edemez hale geldik. Artık teröristler, İstanbul'da, Mersin'de, İzmir'de kısacası her yerde yürüyüş yapar hale geldiler. (Şu anda, ABD de veya AB de El kaide yandaşları Usame Bin Ladin resimleri ile gösteri yürüyüşü yapabilir mi?) Oysa biz, hala da şehitler veriyoruz.
- "48 saatlik gözaltı süreniz uzun kısaltın" dediler. 24 saate düşürdük. Kendileri ise Londra Metro saldırılarından sonra 28 güne çıkardılar.
- ''İfade özgürlüğünü genişletin" dediler. Atalarımıza sövenleri yargılayamazken, Kendileri Ermeni soykırımı olmamıştır diyenleri yargılayabiliyorlar.
- ''Dil özgürlüğünü genişletin" dediler. Genişlettik, Kürtçe, Zazaca kursları açtık. Kendileri (Hollanda) sokakta başka dillerin konuşulmasını yasaklamaya çalışıyorlar.
- "Her türlü şartı yerine getirseniz dahi, sizin ülkeniz ve nüfusunuz çok büyük olduğundan son kararda AB nin hazmetme kapasitesine göre sizi alıp almayacağımıza karar vereceğiz" diyorlar. Yaptıkları çalışmalara göre, Türkiye AB'nin tahmini müzakere süreci sonunda küçülmüş iki Devlet veya Federasyon olacaktır. Artık hangisini hazmedebilirlerse onu alırlar.
- "Güney Kıbrıs Rum Kesimi için; Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyın, yoksa giremezsiniz!" diyorlar. Bizimkiler yakında tanıyacaktırlar. Daha doğrusu tanımak zorundadırlar. Tanıdığımızda ise; KKTC'den vazgeçtiğimiz gibi, bağımsız bir ülkenin toprağını da silah zoru ile 33 sene işgal altında tutmuş olacağımızdan(!) 33 yıllık işgal tazminatı ödeyeceğiz. (Louzidiu davası benzeri) Yetmedi; 1973 Barış harekatında ölen Rum askerleri için dahi tazminat ödeyeceğiz. Tüm bu tazminatları ödeyebilmek için herhalde Trakya'yı versek yine ödeyemeyiz.
- "Ermeni soykırımını biz tanıdık. Siz de tanıyın, yoksa giremezsiniz!" diyorlar. Haklı olmamız veya bizim insanlarımızın soykırıma uğramış olması önemli değil. Önemli olan onların tanımış olmaları. Yoksa, "Sizi aramıza almayız." diyorlar. Diyelim ki tanıdık; bu kez haksız yere katil millet olarak damgalanacak ve korkunç tazminatlar ödeyeceğiz. Tazminatların peşinden toprak talebi de gelecek.
- "Azınlıklar ve Din özgürlüğünde adım atmalısınız!" dediler. Henüz biz adım atmadan Misyoner radyolarını kurdular, her gün Hıristiyanlık propagandsı yapılıyor. Watch Tower İncil ve Dua Örgütünün verilerine dayanarak Türkiye'de 1679 Protestan misyonerin görev yaptığını, 243 kişinin Hıristiyanlaştırılıp vaftiz edildiği belirtiliyor. Heapimiz bir gecede hıristiyanlaşsak bile bizi aralarına kabul etmezler.
- "Özelleştirmeleri hızlandırın" dediler. Biz kıçımızdaki donumuzu bile satmaya kalkışıyoruz. 1919 da Madenler yabancılarda idi, Şehir hatları yabancılarda idi, Demiryolları, sanayii yabancılarda idi.
10 Mayıs 2009 Pazar
SARAYDA İFTAR YEMEĞİHarun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:
20 KURUŞ Londra'daki camii'ye yeni bir imam gönderilmiş.
9 Mayıs 2009 Cumartesi
BİR DOSTLUK HİKAYESİ ...(Gerçek Dostluk Bu)
KiMiN NEREDE VE NE SEKiLDE KARSILASACAGI BiLiNMEZ...
Masumi Toyotome (bir Japon yazar). "Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir". "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyormuyuz?"
"Sevgi üç türlüdür!.."
Birincincisi: "Eğer" türü sevgi!.. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar... Örnekler veriyor:
Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.
Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor.
Bir şarta bağlı sevgi... Karşılık bekleyen sevgi... "Sevenin,istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar...
"Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi, karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde de, düşkırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.
Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar...
"Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!.."
İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome. İlginç değilmi?..
İkincisi: "Çünkü" türü sevgi... Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, birşey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır".
Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki..." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki..." "Seni seviyorum. Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki..."
Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana...
İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.
"O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome... "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var..
Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu... Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği... "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar.
İkincisi de.. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa..." endişesidir.
Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı... Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını... Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş...
Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor...
Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."Ve işte sevgilerin en gerçeği!..
"Üçüncüncüsü: "Rağmen" diye adlandırdığım türdür" diyor yazar.
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu...
Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgide değil.
Bu üçüncü tür sevgide, insan "Birşey olduğu için" değil, "Birşey olmasına rağmen" sevilir. Güzelliğe bakar mısınız?.. Rağmen sevgi... Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever.
Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!.." Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara "rağmen" sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile...
Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanızda, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?.. Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. Şu soruma cevap verin" diyor.
"Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmezmiydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.." Devam ediyor Toyotome...
"Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün... Dünya birden bire başınızın üstüne çökmezmiydi?.. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?."
"Diyelim sıradan bir yaşamınız var... Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor:
"Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi... "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni "Rağmen" türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."
Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.. "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor...
Anlatıyor... Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar... Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi... Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz... Hani nerede?.. Hepsi o...
Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.. "Dünyadaki en büyük kıtlık, "rağmen" türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."
8 Mayıs 2009 Cuma
NЕRЕDЕN ТАNIDIMOnunla tanıştığımızda daha 14 yaşındaydım, o ise benden oldukça yaşlıydı. Hayatına giren ilk kişi değildim, son kişi de olmayacaktım kuşkuşuz.
Herkes bu beraberlik için yaşımın çok küçük olduğunu düşünüyordu.
Aslında hiçbir zaman yaşınızın uygunluğu söz konusu olmaz böyle bir ilişkide...
İlk önceleri sadece yakın arkadaşlarımla paylaştım küçük sırrımı.
Sadece gönül eğlendiriyordum onunla.
Aileme anlatamazdım. Sanırım kiyametin kopması diye adlandırılan durum çıkardı karşıma. Gizledim, gizledim.
Başlangıçta çok seyrek buluşuyorduk. Daha sonra buluşmalarımızın sayısı arttı. Gönül eğlendirmek demiştim ya, palavra.
Çok zaman geçmesine gerek kalmadı hayatımda kapladığı yeri anlamam için. Evet onu seviyordum. Ama yine de aklımda hep aynı düşünce vardı: "Onun tutsağı değilim ve istediğim zaman terk edebilirim".
Buyrun size ikinci palavra;
Ne hayatımın her safhasına girmesi yetti onu terk etmeme, ne de annemin bizi yakalaması. Aslında bizi yakaladı demem yanlış. İzlerimi buldu, ardında bıraktıklarını gördü. Kızmadı, bağırmadı, sadece kısa bir nasihat çekti. Çünkü buluşmamızı yasaklamasının hiçbir şey ifade etmeyeceğini biliyordu.
Zaman geçtikçe birbirimize bağlandık. Ben ona bağlandım, şimdi geriye bakıyorum da 6 uzun yıl geçti, veren taraf hep ben oldum. O bana sahte mutluluklar verdi sadece, bense her şeyimi. Herhalde hayatta canımı vereceğim tek şey o oldu. Onun için kavga ettim, onun yüzünden hastalandım, ama hiç bir zaman ayırmadım yanımdan, ayıramadım...
Biliyordum nelere yol açtığını, görüyordum. Önce onu sevmeyi öğrendim, sonra nefret etmeyi. Beraber olmayı istemediğim anlarda bile yanımda olduğunu gördüm. İrademi yerle bir ettiğine, beni kendimle karşı karşıya getirdiğine şahit oldum. Başkalarını kırdım onun yüzünden ve ben daha da fazla kırıldım. İnsanlarla arama girdı. Hatta ben bile tiksindim bazen, ondan. Bedenime ve ruhuma sinen kokusundan.
Dudaklarımın her dokunuşunda, ben onun ruhundan çalıyorum, o benim bedenimden. O her seferinde yeniliyordu kendini, bense gittikçe kötüleşiyordum. Ama bir türlü terk edemedim.
Aslında birkaç kez denedim ayrılmayı. Hepsinde de dönüşüm bir öncekinden güçlü oldu. Yokluğunda kıvrandım hasretinden, alışmaya çalıştım ama asla atamadım aklımdan. Uzun ve stresli geceler hep ev sahibim oldu. Tırnaklarımı yedim, yetmedi kuruyemişe başladım. Ayrılık kilo aldırdı...
Ve ben hep geri döndüm. Hatta şu an bile yanımda. Ama yine de yemin ediyorum burada, hepinizin önünde:
"BİR GÜN BIRAKACAĞIM, ŞU LANET OLASICA SİGARAYI"

- Verdiğin sözü tut.
- Olman gerektiği yerde, olman gerektiği saatte ol.
- Kendine ve çalıştığın ortama saygılı davran.
- Yetkililerle gereksiz diyaloglara girme.
- Çalıştığın her işten ve firmadan birşeyler öğren.
- Temiz, bakımlı ve güleryüzlü ol.
- İşini herkesten daha iyi yapmaya çalış.
- Hizmet bekleme, hizmet ver.
- Kimseyle lаubali olma.
- İş arkadaşlarını gereksiz meşgul etme.
- Giybetten ve dedikodudan katiyetle uzak dur.
- Şer organizasyonlara girme.
- İşe uykusuz ve yorgun gelme.
- Özel telefon konuşmaları yapma.
- Şirketten izinsiz bir şey alma.
- Hasta olmamak için tedbir al. Kendini iyi hissetmiyorsan tedavi için hemen harekete geç.
- Cep telefonuna hаkim ol.
- Problemleri artırmaya yönelik değil, çözmeye yönelık tavır takın.
- Aranan kişi ol ki, aradığını bulasın.
7 Mayıs 2009 Perşembe
ENERJİNİZİ KULLANMAYI ÖĞRENİN
